Savaş Yılları ve Sonrası – I

Savaş Yılları ve Sonrası – I

Savaş Yılları ve Sonrası – I

Atatürk – İbrahim Çallı
Savaş Yılları ve Sonrası – ISanat alanındaki gelişmeler her zaman toplumsal, siyasi ve ekonomik koşullarla doğrudan bağlantılı olmuştur. Bu durum Cumhuriyet’in ilk yılları için geçerli olmuştu; bundan sonrası için de çok farklı olmayacaktır.

30’lu yılların sonlarında, sanat ortamına doğrudan etki eden bazı gelişmeler söz konusu olmuştur. 1938 yılında ulu önder Atatürk vefat etmiştir. Sanat ortamının devlet- sanatçı ilişkisine temellendiği koşullarda, genç Cumhuriyet’in her alanında kişiliği ve ortaya koyduğu ilkeleri ile etkili olan bir önderin yokluğu, bundan sonra her zaman hissedilecektir. Atatürk, sanat alanındaki gelişmelere zemin hazırlanması ve sanatın desteklenmesi konusunda özel bir duyarlılığın oluşumuna doğrudan kaynaklık etmiştir. Türk insanı, onun yokluğunun yarattığı boşluğu yoğun bir şekilde yaşarken, 3 Eylül 1939’da tüm yaşlı kıtayı sarsan İkinci Dünya Savaşı patlak vermiştir.

Savaş Yılları (1939- 1945)

Türkiye, savaşa girmemekle birlikte etkilerini yoğun bir şekilde hissetmiştir. 1940 yılında çıkartılan Milli Koruma Kanunu’na karşın karaborsa ve istifçilik artmış, bir milyondan fazla erkek silah altına alındığından üretim düşmüş ve bütçe gelirlerinin önemli bir kısmı savunma harcamalarına ayrılmıştır. Ayrıca, savaş nedeniyle ithalat ve ihracat önemli ölçüde azalmış ve bu yüzden Türkiye dış pazarlarının çoğunu kaybetmiştir. Karneyle alışveriş dönemi başlamış, fiyatlar yükselmiştir. 1942 yılında başbakanlığa gelen Saraçoğlu hükümetinin, devletin piyasa üzerindeki sıkı yönetimini kaldırması sonucunda yüksek bir enflasyon yaşanmış; bunun üzerine 1942 yılında ticaret kesimine yönelik Varlık Vergisi; 1944 yılında ise tarım kesimine yönelik Toprak Mahsulleri Vergisi uygulamasına geçilmiştir. İstanbul’da kişi başına düşen net gelir; 1939’da 431,53 lirayken 1945’de 316,22 liraya düşmüştür.

Bu şartlar altında, sanatçıların yaşam mücadeleleri iyice keskinleşiyor ve sanatın toplum tarafından benimsenmesi yolundaki girişimler gelişme olanağı bulamıyordu. Devletin artan savunma yatırımları, sanata olan desteğinin önünde bir engeldi. Savaşla ilgili haberler gazete sayfalarından, radyolardan günlük hayatın içine girmişti; insanlar savaş konuşuyor ve yanı başlarındaki felaketin tedirginliğini hissediyordu. İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiş, karneyle alışveriş dönemi başlamıştı ve geceleri pencereler muşambalarla örtülerek olası bir baskına karşı önlem alınıyordu; pekçok dükkan kepenklerini indirmiş, sosyal hayat yoğunluğunu kaybetmişti.

Sanatçıların bu dönemdeki sıkıntılarını, ressam Ali Karsan şu şekilde aktarmaktadır: “Türkiyemizde ressamlar Cumhuriyet devrinde gördükleri yardımı denilebilir ki hemen hiçbir devirde görmediler. Fakat bu son harp yılları ressamları hırpaladı. Evvela malzeme bulamadılar. Buldukları ise çok pahalı idi. Birçoklarını yoksuzluğundan kendileri yapmaya kalktılar.”[KARSAN, Ali; “Ressamların Derdi”, Arkitekt, 1946, S. 5-6, s.138]

 

Ankara Sergievi Binası
Ferruh Başağa – 34 x 41 – 1945 – Tual üzerine Yağlıboya

Görüldüğü gibi, savaş yıllarında sanatçılar, sanatsal üretimleri için gerekli olan malzemelerin bulunması konusunda bile sıkıntı çekmektedirler. Sadece bu durum bile, sanatsal üretimin azalması için yeterlidir. Kaldı ki, üretilen eserlerin bir kısmını devlet satın almakla birlikte, sanatçı, tekrar üretmesi için gerekli olan malzemeleri edinmesine yetecek bir kazanç sağlayamamaktadır.

Savaş yıllarında, sanatçıların bir kısmının silah altına alındığı, malzeme sıkıntısı ve yüksek enflasyon gibi sorunların sanatsal üretimin önünü tıkadığı ve devlet yatırımlarının kısıtlandığı koşullar altında devlet- sanatçı ilişkisine temellenen sanat ortamı yeni bir sürece girmiştir.

Devletin ileride değineceğimiz; Yurdu Gezen Ressamlar uygulaması ve Devlet Resim ve Heykel Sergisi gibi girişimleri ile birlikte, savaşın bu zor koşullarında sanatçılar da özverili bir şekilde üretimlerini ve çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu dönemde; 1939 yılında Dağcılık Kulübü’nde açılan sergilerinin ardından Müstakillerin etkinlikleri son bulmuş; Güzel Sanatlar Birliği’nin geleneksel Galatasaray ve Ankara sergileri rutin birer etkinlik olarak sürmüştür; d Grubu ise savaş yılları boyunca etkinliklerine devam etmiştir. Grubun 3 Şubat 1940’da Beyoğlu Halkevi’nde açtığı sergi, savaşın beraberinde getirdiği sıkıntılara karşın ilgi görmüştür. 1943 yılında kurulan ve başkanlığını İbrahim Çallı’nın yaptığı Türk Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği ise, bazı sergi etkinlikleri dışında savaş yıllarının sanat ortamına önemli bir katkı sağlayamamıştır.

Yeniler: Buna karşılık, dönemin sanat alanındaki öncü girişimlerini gerçekleştiren sanatçılar, Akademi’den yeni mezun olmuş gençlerdir. Cumhuriyet’in ikinci kuşak sanatçıları olan; Nuri İyem, Avni Arbaş, Selim Turan, Ferruh Başağa, Fethi Karakaş, Agop Arad, Mümtaz Yener, Turgut Atalay ve Haşmet Akal gibi yirmili yaşlardaki bir grup genç sanatçı, Mayıs 1941’de İstanbul Beyoğlu Matbuat Müdürlüğü salonlarında, ortak bir amaç ve görüş çerçevesinde biraraya gelerek bir sergi açmışlardır. Halkın arasına girmek, onların düşünce ve yaşayışlarını paylaşarak sanatsal üretimlerini gerçekleştirmek amacını taşıyan bu sanatçılar, İkinci Dünya Savaşı’nın bunalımlı ortamında, sanatlarına toplumsal gerçekçi bir yön vermişlerdir. İlk sergilerini, bir liman kenti olan İstanbul’da, denizcilerin arasında çalışarak hazırlamışlardır. Böylece, d Grubu’nun şekilciliğine karşı çıkan toplumsal içerikli resimleriyle, bu genç kuşak sanatçıları ilk sergilerini açmışlar ve anlaşıldığı kadarıyla bir ölçüde amaçlarına ulaşmışlardır.

Liman Sergisi adı verilen bu etkinliğin ardından, Yeniler adı altında birleşen sanatçılar, özellikle Akademi dışındaki yazar ve sanatçılardan destek görmüşlerdir. Yeniler, bir sanatçı olarak varolmanın yolunu, sanat anlayışları ve toplum gerçekleri arasında bir ara yol çizerek bulmaya çalışmışlardır. Böylece bir anlamda, kendilerinden önceki kuşağın sanat anlayışlarını topluma empoze etme yönündeki uğraşılarının tersine; toplum içinden çıkan, onunla uzlaşmaya çalışan bir tavır ortaya koymuşlardır. Adeta, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun yedi sekiz yıl önce, d Grubu’na yönelttiği önerilerin, bir sonraki kuşak sanatçıları tarafından değerlendirildiği görülür. Onların bu yaklaşımı, pekçok yazar tarafından desteklenir. Sosyolog Hilmi Ziya Ülken’in 1942 yılında yayınlanan Resim ve Cemiyet adlı kitabı genç sanatçıların anlayışları ile örtüşmektedir: “Bugün Türk ressamları nihayet bu istikameti sezmiş görünüyor. Halkevlerinde ve basın kurumlarında eserleri haklı olarak teşhir edilen bu genç istidatlar, milli resmin can damarına parmaklarını basmışlardır. Çünkü milli olmak, ‘ben milliyim!’ diye bağırmak değil; fakat kendilerinin olan meseleleri içinden duyarak onları dünyaya aksettirmektir. İstanbul’un iç yüzünü yaşayan, kafile kafile köylere giden bu genç ressamlardan hakiki eserler beklemenin zamanıdır.”[ÜLKEN, H.Z.; Resim ve Cemiyet, Üniversite Kitabevi, İstanbul, 1942, s.42]

Mahmut Cuda – Trabzon’dan – 50 x 65 -Tual üzerine Yağlıboya

Fikret Adil, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi sanatçılar da yazılarıyla onları desteklemektedirler. Orhan Veli’den Asaf Halet Çelebi’ye çok sayıda şair ve hikayeciyle dostluk kurmuşlardır. Yeniler, sanat ortamına yeni bir soluk getirmişler ve resmin konu sorunu üzerine yoğunlaşarak sanatlarına toplumsal bir yön vermişlerdir.

Genç sanatçıların 1942’de İstanbul’da açtıkları ikinci sergilerinin teması ‘kadın’ olmuştur. 1943 yılında, Eminönü halkevinde gerçekleşen sergi, grubun savaş yıllarına denk gelen son sergi etkinliğidir.

Yeniler ve kısmen d Grubu’nun etkinlikleri, savaş yıllarının sanatçılardan gelen dikkat çekici girişimleri olmuştur. Buna karşılık, bu döneme imzasını vuran girişimler devlet eliyle düzenlenen iki faaliyet olmuştur. Bunlar, 1938 yılında başlayan ve 1944’e kadar süren Yurdu Gezen Ressamlar uygulaması ve ilki 1939’da düzenlenen Devlet Resim Heykel Sergisi’dir. Atatürk’ün ardından, devletin sanata yönelik duyarlılığının biçimlenmesinde İsmet İnönü ve Maarif Vekili Hasan Ali Yücel doğrudan etkili olmuşlardır. Bir kültür adamı kimliğiyle sanata destek veren Hasan Ali Yücel’in yanı sıra, milli şef İnönü’de sanatçılarla yakından ilgilenmiştir. Sergi açılışlarına katılmakta, sergileri gezmekte ve çevrelerini etkilemektedirler. Onların hassasiyetleri, savaş yıllarında sanatla ilgili gelişmelere zemin hazırlamıştır. Nitekim, yukarıda değinilen iki önemli etkinliğin dışında, 1940 yılında yayınlanmaya başlanan ve altı sayı çıkan Güzel Sanatlar Dergisi de Maarif Vekaleti’nin öncülüğüyle hazırlanmıştır.

Yurdu Gezen Ressamlar: 1938 yılında başlayan ve 1944’e kadar süren yurdu gezen ressamlar uygulaması, sanata ve sanatçılara yönelik desteğin ilginç bir örneğidir. Her yıl belli sayıda sanatçının, yurdun çeşitli yörelerini gezerek, ülke gerçeklerini ve görünümlerini yansıtan resimler yapmaları amaçlanmıştır. Böylece, C.H.P. tarafından halkevleri vasıtasıyla yürütülen bu program, hem sanatçılara maddi destek sağlanmasını hem de çağdaş sanatımıza yerel öğelerin girmesini sağlayacaktır. Ayrıca, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde çalışan sanatçılarımız, halka resim sevgisini aşılayacaklardı. Mahmut Cuda, Trabzon’da çalıştığı sıradaki tecrübelerine dayanan bir anısında sanatçı- sanat yapıtı ve halk arasında kurulan ilişkinin bir örneğini verir: “Sehpamı açarak çalışmaya başladım. Biraz sonra da sabah namazından çıkanların bir kısmı etrafımı sardı. Seyircilerin tecessüsleri o kadar saf ve sevimliydi ki onlara memnuniyetle cevap veriyor bir yandan da çalışıyordum.”[CUDA, Mahmut; “Ressamlar taze bir gayretle çalışıyorlar”, Arkitekt, Mayıs- Haziran 1938, S.5-6, s.135
Hikmet Onat, Mahmut Cuda, Avni Arbaş gibi farklı kuşaklardan 50’ye yakın sanatçının altı yurt gezisi süresince, Edirne’den Ağrı’ya kadar yurdun her köşesine dağılarak ürettikleri sayıları 700’e yaklaşan eser, her yıl Devlet Resim ve Heykel Sergisi ile birlikte düzenlenen sergilerle teşhir edilmiş ve C.H.P. ve Maarif Vekaleti gibi resmi kurumlar tarafından satın alınmıştır.
I. Devlet Resim Heykel Sergisi -1939

Yurdu gezen ressamlar uygulaması, devletin sanata yönelik olumlu yaklaşımının bir göstergesidir. “Türkiye Cumhuriyeti devleti sanatçıyı özgürlüğünü yitireceği bağlanmalara sokacak bir tutum benimsememiştir. Dolayısıyla ulusal amaçlar doğrultusunda göstermiş olduğu yol, sanatçıların katetmeyi kendiliklerinden kavramış olmaları gereken bir yoldur.”[TANSUĞ, Sezer; Çağdaş Türk Sanatı, s.215] Sezer Tansuğ’un doğrulukla yaptığı bu saptama, devletin sanatçıya karşı genel tavrını özetler. Yurt gezileri örneğinde olduğu gibi; sanatçıya, devletin sunduğu programlar aracılığıyla, adeta kendiliğinden kavramış olması gereken yolun kapıları açılmaktadır.

Savaş yılları boyunca devam eden bu uygulama sonucunda, çok sayıda sanatçının yurdun dört bir yanında çalışarak ürettikleri yüzlerce resimden bir çoğu bugün ne yazık ki kayıptır.

Devlet Resim ve Heykel Sergisi: Yurdu gezen ressamlar uygulamasının hemen ardından, savaş yıllarının sanat ortamına canlılık kazandıran en önemli etkinlik olan Devlet Resim ve Heykel Sergisi gündeme gelir. Her sene Cumhuriyet Bayramı’nda açılması planlanan sergilerin ilki, 1939 yılında gerçekleştirilmiştir. 1950’lere kadar önemini sürdüren sergi, bugüne kadar canlılığını kaybederek devam etmiştir. Ancak, özellikle savaş yıllarında çok büyük bir boşluğu doldurmuş ve önem taşımıştır. Devlet Resim ve Heykel Sergileri, her nesil ve anlayıştan sanatçının bir sanat ortamı içerisinde bulunma, eserlerini sergileme, üretimlerini başlıca alıcı konumundaki resmi kurumların ilgisine sunma yolundaki tek etkinlik olmuştur.

Sergiye katılan eserler arasında, jürinin belirlediği ilk üç tanesine ödül verilmesi yöntemiyle sanatçılar maddi ve manevi olarak desteklenmiştir. Ayrıca, serginin hazırlık aşamasından başlayarak sergi boyunca ve sonrasında sanatçılar, eserler ve sanatla ilgili konular gündeme gelmiştir. Maarif Vekili, başbakan, cumhurbaşkanı gibi devlet büyüklerinin, yabancı elçilerin, geniş bir halk kitlesinin ve basının izlediği sergilerin 1941 yılındaki üçüncüsünü, gün gün izleyerek yazdığı kitapta Malik Aksel, savaş yıllarının Devlet Resim ve Heykel Sergileri hakkında çok net bilgiler vermektedir: “Büyük salonun yanındaki küçük odaya resimler getiriliyor, gelişi güzel yerlere konuyor; isimleri, fiyatları kataloglara geçiriliyor, köhne bir masa etrafında dağınık tablolar gibi gene gelişi güzel dizilen ressamlar da birbirlerine söz bırakmadan münakaşa ediyorlar; arada bir yeni gelen resimleri gözden geçirmek merakıyla ayağa kalkıyorlardı.”[ AKSEL, Malik; Sanat Hayatı, Ankara, 1943, s.4]

Ankara’da düzenlenen sergiler, 1948 yılında Devlet Operası’na dönüştürülene değin Ankara Sergievi’nde yer almıştır. İlk sergide; 500 liralık birincilik ödülünü Zeki Kocamemi’nin Atatürk’ün Cenaze Töreni, 300 liralık ikincilik ödülünü Turgut Zaim’in Erciyes’i, 200 liralık üçüncülük ödülünü ise Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 5 Numaralı Figür’ü ve Arif Kaptan’ın Küçük Peyzaj’ı paylaşmıştır.

Ödüller dışında, İş Bankası ve Ziraat Bankası gibi resmi kurumların, koleksiyonlarının temellerini oluşturan alımları büyük ölçüde bu sergilerden yapmış olmaları, sanatçıların sergiye olan ilgisini arttırmış olmalıdır. Ayrıca, 1945 yılındaki yedinci sergide, sanata destek olmak amacıyla özel bir girişim göze çarpar. Bu sergide yer alan 562 eser arasında, ödül alanlar dışında kalan diğerleri için Amaç dergisi ve Ahmet Çanakçılı adlı bir sanatsever 1500 liralık ayrı bir ödül koymuştur. Sekizinci sergide bu uygulama, Çanakçılı Ödülü adıyla devam etmiştir.

 

Hale Asaf – İsmail Hakkı Oygar’ın Portresi

Savaş Sonrası (1945- 1950):

1945, savaşın sona erdiği yıldır. Başta Avrupa olmak üzere tüm dünyayı etkileyen, yıkıcı bir savaş geride kalmıştır. İnsanların yaralarını sardığı, yaşanan korkunç olayları gözden geçirdiği ve bir iç hesaplaşması yaptığı bir dönem yaşanmaktadır. Öte yandan, savaşın yarattığı baskının ortadan kalkması, beraberinde bir özgürlük havası getirmiştir. Savaşa girmemiş ve Avrupa’daki trajediyi doğrudan hissetmemiş olsa da, Türkiye’nin de toplum psikolojisi açısından bu şartlardan etkilendiği söylenebilir. Tedirginlikle, yoklukla geçen yılların ardından Türk insanı, yeniden sosyal hayatın içine girebilme ve birey olarak etkinleşme olanağını aramaktadır.

Bu sosyo- psikolojik ortam, sanatçıları da etkilemiştir. Savaş sonrasının toplumsal ve ekonomik şartlarında, sanatçının varolma mücadelesi de daha atak bir hal almıştır. 1945 sonrasında, daha önceki dönemlerle önemli bir farklılaşma olarak kişisel sergilerin arttığı görülür. Cumhuriyet’in ilk yıllarının ve kısmen İkinci Dünya Savaşı yıllarının genel karakteristiği olan grup halinde hareket etme ve sergiler açma eğilimi, savaşı izleyen dönemde yerini belirgin bir şekilde kişisel çabalara bırakmaya başlamıştır. Güzel Sanatlar Birliği, d Grubu (son sergilerini 1947 yılında düzenlemişlerdir), Yeniler ve Türk Ressamlar ve Heykeltraşlar Cemiyeti’nin sergi etkinlikleri devam etmekle beraber, artan kişisel sergiler sanat ortamındaki değişimin bir göstergesidir.

Sanatçıların bireysel olarak bazı çabalar içerisine girmelerinin altındaki neden, savaş sonrası toplum- psikolojisiyle olduğu kadar, devletin sanata olan desteğini devlet sergilerine yoğunlaştırması ile de bağlantılıdır. Grup olarak sergiler açmak artık önemini yitirmektedir, çünkü resmi kurumlar, eskiden olduğu gibi bu tür sergilerden alımlar yapmak yerine, devlet sergilerini tercih ediyorlardı.

Bu koşullarda sanatçılar sergi açacak, eserlerini topluma sunabilecek mekan arayışı içerisinde olmuşlardır. Apartman dairelerinden mağazalara kadar pekçok farklı mekanda sergiler açan sanatçılara, bu konudaki destek yine bir sanatçı olan İsmail Hakkı Oygar’dan gelmiştir. 1939’da bir grup genç sanatçının Taksim meydanında açtıkları ve kısa süre faaliyet gösteren daimi satış galerisinin ardından, çağdaş Türk sanatındaki ikinci galeri girişimi İsmail Hakkı Oygar Galerisi’dir. İki seneden kısa bir süre hizmet veren galeri, çok sayıda sergiye ev sahipliği yaparak sanat ortamına canlılık kazandırmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu galeri ile ilgili yorumları dikkat çekicidir: “Resmi otoriteler Türk sanatının geniş halk kitlesiyle temasını temin edebilmek için çare araya dursunlar, bu küçük dekorasyon atölyesinde Zeki Kocamemi ile Zeki Faik İzer’den sonra Cemal Tollu da resimlerini teşhir ediyor.

Bunun bir ressam için ne kadar ehemmiyetli bir imkan olduğunu Cemal’in bana söylediği şu sözler anlatır: ‘Resimlerimin bir kısmını olsun birarada toplanmış görmek bana hem kuvvet, hem de sanatım üzerinde yeni baştan düşünmek fırsatını verdi.’ “[TANPINAR, A.H.; “Cemal Tollu ve Resimde Yapı”, Ülkü, 16 Şubat 1946, C.9, S.106, s.5, 6]
Bedri Rahmi Eyuboğlu-Çoban-164 x 121-1959-Tual üzerine Akrilik
Nedim Günsur – 15 x 80 – Tual üzerine Yağlıboya

Onlar Grubu: Savaş sonrası dönemin sanat ortamında, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri önem taşıyan devlet- sanatçı ilişkilerinde belirgin bir çözülme gözlenmektedir. Buna karşılık, yeni kuşak sanatçılar yetişmekte ve gerek içinde bulundukları ortamın gerekse hocalarının yönlendirmeleriyle sanatsal anlayışlarını biçimlendirmektedirler.

Bunlardan bir kısmı, Akademi’de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun atölyesinde yetişen bazı genç sanatçılar, Onlar Grubu adı altında birleşerek sergi düzenlemeye başlamışlardır. Genç sanatçıların derinden etkilendikleri Bedri Rahmi Eyüboğlu için, Nuri İyem şöyle demektedir: “Mesela Bedri Rahmi, sonradan kendine çok güzel bir yol buldu, nakış ekledi, folkloru kattı, halk hayatına girmeye çalıştı, kahveleri çizdi ve çok sevilen bir ressam oldu. Böylece Türk seyircisine yaklaştı ve kendisine mahsus amatörler yaratabildi. Bedri diğerlerinin yapamadığı şeyi başardı. Yani Avrupa’da gördüğü, öğrendiği resmi halkına sevdirmenin yolunu, yöntemini buldu.” [TANALTAY, E.; Sanat Ustalarıyla Bir Gün, s.42]

Bedri Rahmi’nin anlayışı, öğrencileri tarafından da benimsenmiş ve Onlar adı altında hocalarının etkilerini yansıtan sanat eserlerini sergilemeye başlamışlardır. Grubun üyelerinden birisi olan Mehmet Pesen, onun kendileri üzerindeki etkisini şu şekilde açıklar: “Bedri Rahmi ile tanışmayla birlikte, insanda Doğuya yani yerel sanatlara karşı bir sevgi, bir sempati, hatta bir tutku oluşuyordu.” [TANALTAY, E.; Sanat Ustalarıyla Bir Yaşam, s.56]

Böylece, halkla iletişim kurabilmek, sanat eserini topluma sevdirmek ve bu şekilde bir ortam yaratabilmek yolunda bu gençlerin, Bedri Rahmi modelini benimsedikleri görülmektedir. Grubu kuran Bedri Rahmi öğrencileri şunlardır: Mustafa Esirkuş, Nedim Günsür, Leyla Gamsız, Hulusi Sarptürk, Fahrünnisa Sönmez, Ivy Stangali ve onlara sonradan katılan Turan Erol, Osman Oral, Fikret Otyam, Orhan Peker, Mehmet Pesen, Adnan Varınca.

Grubun ilk sergisi Akademi salonlarında açılmıştır: “Atölyedeki diğer arkadaşlarla birlikte oluşmaya başlamıştık. Bedri bey, bizi biraraya getirip sergi açma gereğine inanırdı… Sergiyi okulun yemekhanesinde açtık. Burada birleştiğimiz tek nokta hepimizin yerel sanatlara bağlılığımızdı.” [TANALTAY, E.; Sanat Ustalarıyla Bir Gün, s.56]

Serginin girişinde, bir yana El Greco’nun bir resminin reprodüksyonu bir yana da Anadolu kilimi asılmış olması, Onlar Grubu’nun genel eğilimini ortaya koymaktadır. Savaş yıllarında, halkın arasına karışarak resim yapmayı deneyen Yeniler’den sonra, Onlar da halk sanatının öğelerini batılı anlamda resim sanatının bünyesinde değerlendirme arayışına girişmişlerdir.

Doç. Dr. Mehmet Üstünipek

Facebook Login

You must be logged in to post a comment Login