Cumhuriyet’in İlk Yılları – II

Cumhuriyet’in İlk Yılları – II

Cumhuriyet’in İlk Yılları – II

Sanatçılar bir birlik çatısı altında birleşmekle; sanatçı haklarını korumak, dayanışma içerisinde olmak, sergi açma imkanının kısıtlı olduğu şartlarda ortak sergiler açmak, sanatı yaygınlaştırmak ve sosyal etkinlikler gerçekleştirmek gibi hedefleri yerine getirmeyi amaçlamışlardır. İlk sergiyi; 15 Nisan 1930 (İstanbul Türkocağı) ve 15 Ekim 1930’daki (Ankara Türkocağı) iki sergi izlemiştir. Ancak, Müstakillerin 1931 yılındaki 4. Sergileri, gerek sanat anlayışları gerekse sanatlarını toplumla paylaşma arayışları açısından bir zirve niteliği taşımaktadır. Müstakillerin 1931 Şubat’ında açtıkları sergi; dönemin toplumsal, siyasi ve kültürel dinamiklerinin ve değişen sanat ortamının bir aynası olma özelliğini ortaya koymaktadır.

Müstakillerin dönemin zor koşullarında özveriyle yürüttükleri bu sergi faaliyetlerinden birisi de, İstanbul Beyoğlu’nda Turan Bar’da açtıkları sergidir. Sergi düzenleyecek uygun bir mekanın olmadığı koşullarda, sanatçılar farklı mekanlara sığınmak zorunda kalmışlardır. Bu tezatlık, sanatçıların serzenişlerini de beraberinde getirmiştir. Müstakillerin Turan barında açılan bu sergisiyle ilgili olarak, birlik üyelerinden Hamit Görele şunları yazar: “Barda resim sanatı!? Bu, memleketimizin güzel sanatlarına ait cilvelerindendir. Barda resim sergisi. Hoş değil mi?.. Fakat nasıl anlatayım. Bunda memleketimiz kültürüne karşı öyle acı ve öyle içli bir serzeniş var ki. Bunu hiç kimse, hiçbir yazı, bu iki kelimenin yanyana gelmesindeki kontrast kadar ifade edemez. Resim, memleketimizde hala lüks bir eşyadır. Fakat bu, biraz ileri giderek kültürsüzlük demeyelim de kültür buhranı daha doğrusu kültür hareketsizliği içinde güzellik ve iyilik gibi insan saadetine ait iki manevi zevki birden sunan resim sanatına ve resim sergilerine karşı halkımızın lakayıtlığı olur ve anlatılır şeylerden değildir.” Bu yazının son kısmı, sanatçıların içinde bulundukları ruh halinin anlaşılması açısından özellikle çarpıcıdır: “Sergi kapanıyor. Dışarıdan hayatın gürültüsü geliyor. Bu izbe ve asude yerden sokağa çıkıyorum. Vitrinler dönüyor, tramvaylar, otomobiller birbirini kovalıyor. Mağazalar elektrikten şimşeklerle gözlerimizi kamaştırıyordu. Biz ise içeride resim meraklılarının bütün bu gürültüler arasından kurtulup sergimizi ziyaret etmesini safiyane düşüncelerle bekliyoruz.”[GÖRELE, Hamit; “Turan Barında Resim Sergisi”, Arkitekt, Mart 1936, S.3, s.93]

Aynı sergi ile ilgili olarak ünlü yazar Peyami Safa’nın kaleme aldığı makale de oldukça çarpıcıdır: “Müstakil ressamlara salonunu müsait şartlarla kiralamak nezaketinde bulunan o bara, sergiyi görmek için gündüz on kuruş vermekten çekinen hovarda zenginin gece giderek belki yüz lira sarfettiğini de bir düşünürseniz, kadın yüzündeki makyaj boya ile muşamba üstündeki sanat boyası arasındaki kıymet farkının İstanbul’da nasıl telakki edildiğini anlarsınız. Ressamlarımızın en büyük hatası, galiba, cazbandı kapının önüne oturtarak gündüz de çaldırmamak olmuştur.” [SAFA, Peyami; “Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği Sergisinde”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 1936, s.3]

Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği; 1937 yılı içerisinde Zonguldak, Samsun, Balıkesir, Bursa gibi çeşitli illerde sergiler açarak, sanatı Anadolu’ya yayma arayışı içerisine girmişlerdir. Bu sergiler sırasında, resim hakkında bilgi veren konferanslar düzenlenmiş olması, şehir halkı ve yerel gazetelerin büyük ilgi gösterdiği etkinliklerin önemli bir amaca hizmet etmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Müstakillerin etkinlikleri, 1939 yılına kadar sürecek, bu tarihten sonra birlik önemli bir sergi düzenlemeyecektir.

Güzel Sanatlar Birliği’nin yıllık İstanbul ve Ankara Sergilerinin devam ettiği, Müstakillerin etkinliklerini sürdürdüğü dönemde, sanat ortamına yeni bir sanatçı grubu dahil olmuştur. Bu, etkinliklerini 1940’lı yılların ortasına kadar sürdürecek olan d Grubu’dur. Cumhuriyet’in onuncu yılına denk gelen 1933’de, altı genç sanatçının (Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Abidin Dino, Nurullah Berk, Elif Naci ve heykeltraş Zühtü Müridoğlu) biraraya gelmesiyle oluşan grup, kendinden öncekilerden farklı olarak bir tüzük ya da nizamname ortaya koymamıştır. d Grubu, bu altı genç sanatçının, Zeki Faik İzer’in Cihangir’deki evinde biraraya gelip yaptıkları konuşmalar sonucunda şekillenmiştir. Grubun adı, Türkiye’deki dördüncü grup olmalarından ve d harfinin alfabedeki dördüncü harf olmasından kaynaklanmaktadır.

 

Müstakiller gibi, d Grubu sanatçıları da, Cumhuriyet’in ilk kuşak sanatçıları arasında yer alırlar. Temsil ettikleri sanat anlayışı, Müstakillerin temsil ettiği sanat anlayışında çok farklı değildir. Zaten grup, belli bir sanat anlayışını temsil etmek amacında değildir. Amaçları modern sanatı sergiler yoluyla göstermek, sanatı yaygınlaştırmak, yenilikçi bir tutum ortaya koymaktır. Bu amaçlar doğrultusunda, 1933 yılında ilk sergilerini açmaya karar verirler. Ancak, sergi açacak mekan bulma sorunu ile karşılaşırlar. Neyseki Cemal Tollu’nun akrabası olan, dönemin Beyoğlu kaymakamı yardımlarına yetişmiş ve Tünel’deki Eski Rus Konsolosluğu bitişiğinde bulunan Narmanlı Yurdu’nda boş bir mekan olan Mimoza şapka mağazasında ilk sergilerini açmışlardır (8 Ekim 1933). Mağaza, bir aylığına kira alınmaksızın d Grubu’na verilir. Sanatçıların desen çalışmalarına yer verdikleri sergiye girişin ücretsiz olması ve grubun bundan sonraki sergilerinde de bu uygulamayı sürdürmeleri, halkın sanat yapıtına ulaşabilme kolaylığının sağlanması yolunda bir girişim olarak önem kazanır. Öte yandan bu ilk sergileri, gezenler tarafından yadırganmış ve basında alay konusu haline gelmiştir.

Grubun ikinci sergisi ise, 19 Ocak 1934’de Beyoğlu Halkevi’nde açılmıştır. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, sergiyle ilgili olarak Yeni Adam’da yayınlanan yazısında, sanatçıların halka hitap edebilmesi gerekliliği üzerinde durur; özgürce üretebilecekleri şartları sağlayacak olan sanat ortamı ancak böyle oluşabilir: “Sevgili çocuklar teknik yolunda selamete eriyorsunuz. Bundan şüphem yok. Fakat memleket sizi milli mücadele yolunda da çalışır görmek ister. Tekniğiniz beynelmilelleştiği gibi mevzularınız da millileşirse daha iyi anlaşılacaksınız. Geçen ‘Türk ressamı uyan!’ başlıklı yazımda müdafasını yaptığım dava budur. Sanatkar sanatı ile yaşamak için müşteriye, seyirciye muhtaçtır. Bu seyirci ve müşteri şimdi halk kitleleridir. Hoşa gitmek için halkın anlayabileceği dili kullanmak lazımdır.” [İsmail Hakkı Baltacıoğlu, “D grupu resim sergisi”, Yeni Adam Dergisi, 5 Şubat 1934, Yıl 1, s.6]

 

D grubu, Baltacıoğlu’nun önerdiği yolu kullanmamıştır. Onların sanatı, konudan çok plastik temellere dayanmaktadır ve özgür üretimlerinden taviz vermeden sergiler düzenlemişlerdir. Şüphesiz, halka sanatı sevdirme yolunda Baltacıoğlu’nun önerisi kayda değerdir. Belki de sanatçılar toplumla aykırılaşmak yerine, makul bir orta noktada buluşma yolunu tercih etselerdi, Türkiye’de toplumun geniş kesiminin ilgi duyduğu bir sanat ortamının oluşumu oldukça erken yıllara temellenmiş olacaktı. Bu konuda Nuri İyem’in yaptığı değerlendirme dikkat çekicidir: “Müstakillerle başlayıp d Grubu ile devam eden sanatçılar ‘çağın resmi budur’ diye modern resmi Türkiye’ye getirdiler. Almanya’da ya da Fransa’da kalacak olsalardı çok haklı olabilirlerdi.

Nurullah Berk – Ütücü Kadın

Ama yurdumuzun gerçeği çok başka. Türkiye’ye tepeden inme bir resim zevkini getirip koyamazsınız. Seyirci olmazsa, seveni, amatörü olmazsa ilgisiz kalır. Çallı’larla devam eden resmi sevme ve alma olayı, onların modernist çıkışlarıyla bir kesintiye uğradı. Halkı resimden uzaklaştırdı. Aydın da bunu sevmedi, tutmadı.” [Dr.Erdoğan Tanaltay, Sanat Ustalarıyla Bir Gün, s.42] Bu tarz eleştiriler, büyük oranda haklılık payı taşımaktadır. Ancak genç sanatçıların, inandıkları sanat anlayışı doğrultusunda üretmeleri ve bu şekilde kabullenilmek için özveriyle mücadele etmeleri de bir o kadar haklılık payı taşır.

Grup, açılışında Necip Fazıl Kısakürek’in konuşma yaptığı üçüncü sergisini, 8 Haziran 1934’de eski Dağcılık Kulübü’nde; Peyami Safa’nın konferans verdiği dördüncü sergisini ise 27 Aralık 1934’de Galatasaraylılar Cemiyeti merkezinde açmıştır. Yazın dünyasının sergilere katılımı ve ilgisi bir kez daha önemli bir unsur olarak ortaya çıkar. Sergi açılışlarına katılan, sanat yazıları yazan, kimi zaman resimler satın alan yazın dünyasının plastik sanatlar alanına katkısı son derece önemlidir. Bu dönemin yazın ve plastik sanatlar dünyasının birlikteliği, Fikret Adil’in Asmalımescit 74 adlı kitabında abartılı bir şekilde sunulan bohem hayatı da beraberinde getirmiş olmalıdır.

Öte yandan, zor şartlar altında sergiler açan sanatçılar, bırakın ekonomik yönden tatmin edilmeyi toplumun en ufak bir ilgisine dahi muhtaçtırlar. Grubun 20 Temmuz 1935’de eski Fransız Tiyatrosu salonlarında düzenlediği sergide yapıtlarını perdeler üzerine asarak sergileyen sanatçılar, sanat ortamına belli bir hareketlilik getirmeye ve seslerini duyurmaya başlamışlardır. Bulabildikleri mekanda zor şartlar altında ve maddi bir karşılık alamadan açılan bu sergi, 1 Şubat 1936’da Ankara Sergievi’nde tekrar etmiştir. Loş tiyatro salonundan ışıklı sergi salonuna kavuşmanın heyecanı, İstanbul’da sergi mekanı konusundaki eksikliğin tekrar gündeme gelmesine neden olur.

D Grubu, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar sergi etkinliklerini sürdürmüştür. Bu arada, Burhan Toprak’ın Akademi müdürü olmasının (1936- 1948) ardından, bu kurumun eğitim kadrolarına ressam Leopold Lévy ve heykeltraş Rudolf Belling gibi yabancı sanatçıların katıldığı görülür. Bu dönemde, Çallı ve Hikmet Onat atölyeleri korunmuş olmakla beraber; Bedri Rahmi, Zeki Faik, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Sabri Berkel gibi genç kuşak sanatçıların, akademiye eğitici olarak atandığı görülür. Böylece, Akademi kadrolarındaki nesil değişiminde ağırlıklı olarak d Grubu sanatçılarının yerlerini almış oldukları ve bu konumlarıyla devletle olan ilişkilerini arttırdıkları söylenebilir.

Grup üyelerinin Akademi görevleri, sergi etkinliklerini aksatmaları sonucunu doğurmuş olmalıdır. Yurtiçindeki son sergilerinden yaklaşık üç yıl sonra bir sergi düzenlemiş olmaları bunun ispatıdır. Öte yandan, artık sergilerini açmak için boş şapka dükkanlarını, eski tiyatro salonlarını kullanmak zorunda değillerdir; bünyesinde çalıştıkları Akademi salonları onların emrindedir. Hem geçmiş yılların ilgisizliğinden de kurtulmuş gözükmektedirler; 28 Ocak 1939’daki bu sergilerinin açılışı sırasında hiç alışık olmadıkları bir kalabalık toplamayı başarmışlardır. D grubu üyelerinin Akademi kadrolarında yer alması, grubun popülaritesini, saygınlığını ve ününü arttırmış gözükmektedir. Buradan da, sanat ortamında kendini kabul ettirebilmenin en makul ve kestirme yollarından birisinin Akademi’den geçtiği anlaşılır.

D Grubu, Müstakiller ya da Güzel Sanatlar Birliği; Cumhuriyet’in ilk yıllarında faaliyet gösteren sanatçı birlikleri ortak koşulları paylaşmaktadırlar ve ayrı ayrı yürüttükleri etkinlikler dışında birlikte tek bir etkinliğe imza atmış olmaları da pek şaşırtıcı değildir. İnkılap Sergilerinin sonuncusunun düzenlendiği 1936 yılı ile Devlet Resim ve Heykel Sergilerinin ilkinin düzenlendiği 1939 yılı arasında, devlet eliyle düzenlenen resmi bir sergi etkinliğinin bulunmayışı, tüm sanatçı birliklerinin Ankara’da ortak bir sergi düzenlemelerine neden olmuştur. 1937 ve 1938 yıllarında, Ankara Halkevi’nde düzenlenen Birleşik Resim- Heykel Sergileri, Devlet Resim Heykel Sergilerine uzanan sürecin kilometre taşları olarak dikkat çekerler.

 

Sanatçıların; D Grubu, Müstakiller ve Güzel Sanatlar Birliği gibi grup ve dernekler çatısı altında birleşerek yürüttükleri etkinliklerin yanı sıra, sanat yazıları yazmak gibi bir sorumluluğu üstlendikleri de görülmektedir. 1937 yılında yayın hayatına başlayan ve çağdaş Türk sanatının ikinci plastik sanat dergisi olan Ar Dergisi’nde dönemin sanatçılarının çeşitli konulardaki yazıları yer almıştır.

1939 yılı, çağdaş Türk sanatı tarihinde yeni bir döneme girildiğini ifade etmektedir. Cumhuriyet’in sanat politikalarının biçimlenmesinde en önemli rolü oynayan Mustafa Kemal Atatürk, 1938 yılında hayata veda etmiştir. Hemen arkasından, tüm dünyayı etkileyen İkinci Dünya Savaşı başlar. Türkiye’yi ve dünyayı ilgilendiren bu tarihsel gelişmeler bir yana, doğrudan Türkiye’deki sanat ortamını etkileyen bir gelişme olan Devlet Resim ve Heykel Sergilerinin ilki de 1939 yılında düzenlenir. Ayrıca, Akademi’deki eğitimlerini tamamlamak üzere olan yeni bir sanatçı kuşağı, bu tarihten itibaren sanat ortamına dahil olmaya başlayacaktır.

 

Danslı Çay Partisi Davetiyesi

Bir Etkinlik: Müstakillerin Dördüncü Sergisi

Üretimlerini sürdürecekleri maddi ve manevi koşulların bulunmadığı Cumhuriyet’in ilk yıllarında, sanatçıların grup ve dernekler çatısı altında biraraya gelerek, dayanışma içerisinde olmaları; birlikte sergiler düzenlemeleri, sorunlarını dile getirmeleri ve devletin sınırlı desteğinden pay almaya çalışmaları kaçınılmazdır. Cumhuriyet’in ilk kuşak sanatçılarının, bu zorunluluklar nedeniyle kurdukları birliklerden birisi olan Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği, genç insanların coşku ve heyecanını yansıtan bazı etkinlikler düzenlemiş olmasıyla dikkat çeker. 1931 yılının Şubat ayında açılan dördüncü sergi, dönemin sanat ortamının koşullarını yansıtması nedeniyle ilginçtir.

Beyoğlu İstiklal Caddesi 310 numarada eski Moskovit ve Karpiç lokantalarının bulunduğu yer, birkaç küçük düzenlemeyle sergi salonuna çevrilmiş ve sanatçıların sergi açacakları bir mekanın bulunmadığı bir dönemde üretilen bu çözüm sayesinde, 15 Şubat günü sergi açılışı yapılmıştır. Açılışta, Akademinin sanat tarihi hocalarından Vahit Bey’in resim sanatı üzerine bir konuşma yaptığı görülür. Öte yandan, açılışa resmi makamların katılmaması dikkat çekicidir. Bu, devletin yeni sanat anlayışlarından yana olan söyleminin yürürlükteki tutumuyla çeliştiğinin somut bir örneğidir. Ayrıca, Ankara’daki sergileri resmi nitelikli saymasının ve daha çok bu sergilere yoğunlaşmasının da bir sonucudur.

Ancak, giriş ücretinin 20 kuruş olduğu sergiye, toplumun ilgisi beklenenden de fazla olmuştur. Genç insanların ürettiği dinamik fikirler, bu ilginin oluşumunda son derece etkili olmuştur. Sergi süresi boyunca, belli günlerde danslı çay düzenlenmesi uygulaması bu fikirlerden birisidir. Bu uygulama dolayısıyla, sergi salonunu dolduran kalabalık, bir yandan eğlenirken bir yandan da sanatçılarla ve sanat yapıtlarıyla tanışıyor, böylece toplum-sanatçı yabancılaşmasının giderilmesi yolunda dikkat çekici bir adım atılmış oluyordu.

Müzik, resim, heykel, seramik, dans ve değişen Türkiye’nin genç insanları biraraya gelebilecekleri, kendilerini ifade edebilecekleri bir sosyal etkinliğin dışında kalmıyorlardı. Ertesi güne ait gazetelerden birisinde, danslı çayın haberi şu şekilde verilmiştir: “Resim sergisinde danslı çay. Dün Beyoğlu’nda müstakil ressamlar sergisinde bir danslı çay verilmiştir. Ressamların sergi ile beraber çay da vermeleri sergiye birçok kimselerin gelmesine sebep olmuştur. Eski Karpiç binasında bulunan sergide Türkuvazın balalayka orkestrası vardı. Bundan sonra sergi kapatılana kadar her Cuma ve Pazar günleri danslı çay verilecektir. Sergi açıldığı günden beri, beş gün zarfında 700 kişi ziyaretçi gelmiştir.” [“Resim Sergisinde Danslı Çay”, Vakit, 22 Şubat 1931 Pazar, s.3]

Genç insanların biraraya geldiği bu sosyal etkinlik ortamı, bazı kişileri rahatsız etmemiş de değildir. Maliye pul müfettişi olduğunu söyleyen bir kişi, sergideki açık resimleri göstererek burasının bir temaşa yeri olduğunu ve ceza kesilmesi gerektiğini söylemiştir. Belediyeye kadar akseden bu ve benzeri olayların, dönemin sanatçıları üzerinde olumsuz etkileri olduğu açıktır.

Bu tür olumsuz etkiler bir yana, sergiye basının gösterdiği ilgi dikkat çekici ölçülerdedir. 1931 yılından itibaren bir sanat sayfası ayırmaya başlayan Milliyet dışında, Vakit, Cumhuriyet gibi dönemin önemli gazeteleri, sergiyle ilgili haber ve makalelerle doludur. Çoğunlukla övgüler içeren yazılardan bazıları ise eleştiri yüklüdür. Özellikle, onlarla aynı kuşaktan olan Elif Naci, arkadaşlarını batı etkisi altında çok fazla kalmakla suçlamaktadır: “Bizim müstakil arkadaşların bu sergide teşhir ettikleri resimler Fransızca, Almanca, İtalyanca konuşuyorlar. Vatandaş Türkçe konuşalım.”[ Elif Naci: “Müstakiller”, Milliyet, 27 Şubat 1931 Cuma, s.4]

 

Basında sadece yazı ve haberler yer almamış, bazı ilgi çekici girişimler de gündeme getirilmiştir. Bunlar arasında en ilginci ise, Vakit gazetesinin düzenlediği tablo müsabakasıdır: “Bu günden itibaren takdim edeceğimiz kuponla sergiye gidecek olan okuyucularımız bu kuponu göstererek yüzde elli tenzilatla yani on kuruşla girebilecekler ve içerideki beğendikleri bir tabloyu parasız almak ihtimalini de kazanmış olacaklardır. Bu da şu suretle olacaktır: Kupon sahibi, esasen hepsinin üzerinde numara olan tablolardan en beğendiğini numarasını kupona, adresile beraber yazacak ve sergide bulunan (vakit müsabaka) kutusuna atacaktır. Sergi kapandığı zaman toplanan kuponlar tasnif edilecek ve en çok beğenilmiş olan tabloya rey verenler arasında kur’a çekilecektir. Kur’anın isabet ettiği okuyucumuza (vakit) o tabloyu hediye edecektir. Bu tabloların kıymetleri 150 ile 300 lira arasındadır.” [“Sanat Müsabakamız”, Vakit, 1 Mart 1931 Pazar, s.1]

O yılların basınının sanata gösterdiği desteğin, günümüz medyasının ilgisizliğiyle kıyaslanması açısından bu olay ibret verici olmalıdır. Bu serginin diğer önemli yanı, Cumhuriyet’in ilk kuşak sanatçılarının temsil ettikleri sanat anlayışının geniş yankı uyandıran ilk sergilemesi olmasıdır. Müstakillerin 15 Şubat 1931’de açılan 4.sergileri, Türkiye’de yeni bir sanat anlayışının temsil edildiği ilk sergilerden birisidir. Ve bir sergi olarak, gerek basın yoluyla gerekse danslı çay gibi etkinliklerle topluma geniş bir biçimde yansıma başarısını sağlamıştır. Bu sergi kapsamında, sanatsal ve toplumsal anlamda eski-yeni, yerel-evrensel, ilerici-tutucu karşıtlıkları gündeme gelmiştir. Basın-sanat, toplum-sanatçı ilişkileri dönemine göre üst seviyeye çıkmıştır.

 

Doç. Dr. Mehmet Üstünipek

Facebook Login

You must be logged in to post a comment Login