Cumhuriyet’in İlk Yılları – I

Cumhuriyet’in İlk Yılları – I

Cumhuriyet’in İlk Yılları – I

Devlet ve Sanat : Anadolu topraklarını işgal eden yayılmacı batı devletleri, bu topraklar üzerindeki yüzlerce yıllık emellerine Osmanlı’nın da rızasıyla kolaylıkla ulaşacaklarını zannederlerken, karşılarında Mustafa Kemal’in önderliğinde kadını ve erkeğiyle yaşlısı ve genciyle tek bir yumruk halinde direnen güçlü bir ulus buldular. Bu ulusal kurtuluş mücadelesi, sadece düşmana karşı kazanılan bir zaferi getirmekle kalmadı, aynı zamanda Osmanlı egemenliğinde ezilen Türk insanının bağımsızlığını da sağladı. 29 Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu resmen ilan edildi. Artık; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”

Bundan sonra ulus egemenliğine dayanan, demokratik, laik bir sistem dahilinde vatan topraklarında bir kalkınma hamlesine girişilecektir. Ancak, yıllar süren savaşın yıkımı bir yana, Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı miras hiç de iç açıcı bir tablo oluşturmuyordu. Çağdışı kurumlar, toplumsal adaletsizlik ve borç takıntısından oluşan bu ağır mirasın üstesinden gelme görevini, 23 Nisan 1920’de kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi üstlenmiş ve hızlı bir kalkınma ve çağdaşlaşma hareketini yürürlüğe koymuştur. Adalet ve eğitim sistemleri, ekonomik ve siyasi yapılanmalar gibi alanlarda yapılan devrimci yenilikler ardı ardına gelmiş, toplumsal hayatı düzenleyici yeni kurum ve örgütlenmeler devreye sokulmuştur. Hilafet kaldırılmış, anayasa hazırlanmış, medeni kanun (1926), Türk ceza kanunu, borçlar kanunu ve ticaret kanunu çıkartılmış, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş, soyadı kanunu getirilmiş, uluslar arası saat ve takvim sistemi kabul edilmiş, latin alfabesi benimsenmiş, rakamlar ve ölçüler değiştirilmiştir. Şeriye ve Evkaf Vekaletleri, tarikatlar, tekke ve zaviyeler kaldırılarak laik devlet yapısı vurgulanmıştır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkartılmış (1924), çok sayıda okul açılmış, öğretmen açığı kapatılmaya çalışılmış ve harf devrimi (1928) yapılmıştır. 1932 yılında açılan halkevleri eğitimin yaygınlaşması konusunda etkin olmuş kurumlardır. 1923’de toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde, sanayileşmede özel girişime öncelik tanınması kararı alınmış ancak bu konudaki girişimler yetersiz kalmıştır. Bunun üzerine 1929’dan sonra devlet eliyle sanayi kalkınmaya öncelik verilmiştir. 1924 yılında kurulan İş Bankası siyasi kadrolarla sermaye çevrelerinin biraraya gelmesinde özel bir öneme sahip olmuştur.

Bütün bu gelişmelerle birlikte; Türkiye Cumhuriyeti yeni bir toplumsal, siyasi ve ekonomik çehreye bürünmekteyken Atatürk ve arkadaşları, bu kabuk değiştirme sürecinde kültürel alandaki gelişmelere büyük önem vermişlerdir. Onlar için Cumhuriyet’in kültürel kimliğini ortaya koyabilmesi bir zorunluluk taşımaktadır. Kültürel alandaki gelişmelere, Cumhuriyet’in varlığının ana şartı olarak bakmaktadırlar. Atatürk, 22 Ocak 1923’de Bursa Şark Sineması’nda yaptığı konuşmada: “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin icab ettirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin tarik-i terakkide yeri yoktur.”demekteydi. Dönemin Maarif Vekili1 Mustafa Necati ise güzel sanatların önemini şu şekilde vurgulamaktaydı: “Bir yandan bizim gibi devrim geçiren ulusların ülküsü, ülküleri sanat yapıtlarıyla saptanır. Yine o yolla gelecek kuşaklara aktarılır.” [İNAN, M. Rauf; Mustafa Necati, T.İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1980, s.137]

Devletin sanata desteği, işte bu sağlam temellere dayanmakta ve aynı yıllarda sanatı belli ideolojiler doğrultusunda baskı altına alan Sovyet Rusya ve Hitler Almanya’sı gibi örneklerin aksine, sanata ve sanatçıya bir gelişme ortamı yaratma düşüncesini ön planda tutmaktaydı. Ancak ne kadar iyi niyetli olursa olsun, sanata desteğin devlet ile sınırlı kalması, ideal bir sanat ortamının gelişimi için yeterli değildir. Devlet ister istemez bazı beklentiler ve yönlendirmelerde bulunacaktır. Nitekim, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin sanat ve sanatçılardan bazı beklentileri olmuştur. Bunların en önemlisi, sanatçıların yapıtları yoluyla Cumhuriyet ilke ve inkılaplarını ve yakın geçmişte yaşanmış olan kahramanlıklarla dolu Kurtuluş Savaşı’nı gelecek nesillere aktarmaları ve toplumu bu yönde etkilemeleridir.

Şeref Akdik – Köy Mektebi

1923’de 7. Galatasaray Sergisi’nin açılışında Atatürk’ü temsilen bulunan Hamdullah Suphi Bey, bu beklentileri açıkça dile getirmiş ve sanatçılarımızın ulusal konuları ele almalarını istemiştir. Nitekim, 1924’de düzenlenen bir sonraki sergide, ulusal konulara ağırlık verildiği ve yapıtların pek çoğunun resmi kurumlar tarafından satın alındığı görülür.

Devlet, bu beklentiler doğrultusunda bazı girişimlerde bulunduğu gibi, sanatın gelişebileceği bir ortama zemin hazırlama çabası içerisine de girmiştir. Güzel Sanatlar Akademisi yenilenmiş, 1924 yılından itibaren sanatçılara Avrupa bursu verilerek yurtdışında eğitimlerini tamamlamaları sağlanmıştır2 . Ayrıca 1926 tarihli bir kararla, Ankara’da açılan sergilerin resmi sergi kabul edilmesi ve ödüller verilerek belli sayıda yapıtın bir müze kurmak üzere satın alınması ön görülmüştür. Bu son girişim aynı zamanda, Ankara’nın sanat etkinlikleri açısından hareketlenmesi yönünde bir gelişmeye kaynaklık etmiştir ve devletin sanata olan desteğini belli ölçütlere bağlama arayışının bir neticesidir. 1932’de kurulan halkevleri ise, toplumun kültür ve sanata olan duyarlılığının gelişimi açısından olduğu kadar, sanatçılara sergi açabilecekleri mekan sağlamaları nedeniyle de önemlidirler. Çalışmaları dil- edebiyat, güzel sanatlar, temsil, spor, sosyal yardım, halk dershaneleri ve kurslar, kütüphane ve yayın, köycülük, tarih ve müze şubeleri olmak üzere 9 bölümde toplanan halkevleri ilk olarak 14 tane açılmışlar, kapandıkları tarih olan 1952 yılına kadar giderek yaygınlaşmışlardır.

1933 yılı, Cumhuriyet’in onuncu yılıdır. Türk toplumunun yeni bir yolda ilerleme kararlığını ortaya koyuşunun bu önemli yıl dönümünde, pek çok alanda olduğu gibi, sanatta da geçmiş on yılın bir değerlendirilmesi, deyim yerindeyse bir bilançosunun yapılması ihtiyacı hissedilmiştir.

Bu değerlendirmeler sonucunda, gerek devletin gerekse sanatçıların bazı sonuçlara vardığı görülmektedir. Devlet, başından beri savunduğu kültür politikalarını devam ettirme kararlılığını ortaya koymuştur. Atatürk, onuncu yıl nutkunda güzel sanatlara ağırlık verilmesi yönündeki isteğini dile getirmiş ve bu istek C.H.P. tarafından yasa haline getirilmiştir3 . Bunun bir uzantısı olarak, her yıl Cumhuriyet Bayramı’na denk gelen 29 Ekim tarihinde bir İnkılap Sergisi düzenlenmesi kararlaştırılmıştır. Dönemin Maarif Vekili Reşit Galip’in önerisiyle gündeme gelen bu etkinlik, aynı zamanda devletin sanatçılardan Türk inkılaplarını yansıtan eserler üretmeleri yönündeki beklentisinin bir ürünüdür. Sanatçıları beklentileri doğrultusunda yönlendirme hedefi dışında, bu sergi yoluyla devlet, sanata desteğini bir etkinlik etrafında yoğunlaştırmak istemektedir. Bununla birlikte, sanatçıların ilk sergide Türk inkılabını yansıtan çalışmalara yeterince yer vermemiş oldukları görülmektedir. Bu durum, dönemin basınında yer alan bazı yazılarla da eleştirilmiştir. Eleştiri düzeyinde olmasa da, farklı bir tepki Atatürk’ten gelmiştir.

 

Sergiyi gezen Atatürk, özellikle Türk inkılabını yansıtan çalışmalara ilgi göstermiş ve Şeref Akdik’in Millet Mektebi adlı resminin önünde uzun uzun durarak yanındakilere resmi çok beğendim, bu resmi aldınız mı? diye sormuştur. Bu resim, köylü kadınlarına yeni harfleri öğreten bir bayan öğretmeni göstermektedir ve serginin içeriğine oldukça uygun düşmektedir. Sergiden alınan resimlerle ilgili listede yer alan eser isimleri de, devletin beklentilerini ve tercihlerini ortaya koyması açısından ilginçtir.

 

 

Katalog No Sahibi Adı Taktir Edilen Fiyat
17 Halil İbrahim Cephane Taşıyan Köylüler 800
3 Arif Bedii (Kaptan) Kuvayı Milliye 200
8 Eşref (Üren) Gazi`nin Anadolusu 150
9 Fahrettin (Arkunlar) Karagünler 200
39 Turgut (Zaim) 10. Yıl Kutlama 600
42 Ziya Atilla 250
00 Refik (Epikman) Ankara 200
00 Mahmut (Cuda) Mezalim 275
23 Çallı İbrahim Yasak 250
12 Hamit Necdet (Görele) Büyük Taarruz 250

 

 

 

 

 

 

İnkılap Sergileri, 1933 ve 1936 yılları arasında toplam dört kez düzenlenmiş ve beklenen sonucu veremediği için devamı getirilmemiştir.

Devletin öncülüğünü yaptığı farklı bir sergi etkinliği ise, 1937 yılı içerisinde Rusya, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan gibi komşu ülkelerde bir Türk Ressamları Sergisi’nin düzenlenmesini sağlamaktır. Bu sergi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel kimliğinin tanıtılması yönündeki bir girişim olarak dış politika ile de yakından bağlantılıdır.

Devletin sanata desteği konusunun, bazı sanatçılara aylık bağlanması yönündeki tartışmalarla, 1937 yılında farklı bir boyut kazandığı görülmektedir. Dönemin ressamlarından birisi olan Salih Urallı, bu yöndeki girişimleri şu şekilde özetlemektedir: “.seçilecek 25 ila 30 ressama, her üç ayda bir 180 lira ücret verilecek ve bu sanatkarlar başka bir yerde ve işte çalışmayacaklar; üç sene sonra, bu sanatkarların meydana getirdikleri eserlerle büyük bir sergi yapılacak; ve hükümetin buradan seçeceği veya satın alacağı eserlerle müstakbel resim müzelerimiz kurulacak. Bu suretle bir yandan ressamlarımız himaye edilir, müşkülattan kurtarılırken, diğer yandan memleketimiz yavaş yavaş resim müzeleri kazanacak ve böylelikle halkın zevk ve his seviyesi yükselmiş olacaktır.” [URALLI, Salih; “Ressamlar ve Aylık Meselesi”, Ar, Mart 1937, Birinci Yıl, S.3, s.7]

 

Mahmut Cuda
Cemal Tollu – Öğretmen

Bu yöndeki bir girişimi destekleyen ya da buna karşı çıkan farklı görüşler olmuş, ancak sonuçta kalıcı bir etkinlik olarak hayata geçirilememiştir.

Yine de kısa bir süre sonra gerçekleşen başka bir etkinliği, bu aylık tartışmalarının bir devamı olarak görmek mümkündür. Bu yeni etkinlik (Yurdu Gezen Ressamlar) yoluyla, her yıl belli sayıda sanatçının yurdun çeşitli yörelerini gezerek, ülke gerçeklerini ve görünümlerini yansıtan resimler yapmaları sağlanmıştır. 1938- 1944 yılları arasında sürdürülen bu etkinlik, C.H.P. tarafından halkevleri aracılığıyla yürütülmüştür. Böylece, hem sanatçılara maddi bir destek sağlanmış hem de çağdaş sanatımıza yerel öğelerin girmesi teşvik edilmiş olacaktır.

Ayrıca, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde çalışan sanatçılarımız, halka resim sevgisini aşılayacaktır. Mahmut Cuda, yurt gezisi kapsamında Trabzon’da çalıştığı döneme ait bir anısında sanatçı/sanat yapıtı ve halk arasında kurulan ilişkinin hoş bir örneğini verir: “Sehpamı açarak çalışmaya başladım. Biraz sonra da sabah namazından çıkanların bir kısmı etrafımı sardı. Seyircilerin tecessüsleri o kadar saf ve sevimliydi ki onlara memnuniyetle cevap veriyor bir yandan da çalışıyordum.” [CUDA, Mahmut; “Ressamlar Taze Bir Gayretle Çalışıyorlar”, Arkitekt, Mayıs- Haziran 1938, S.5-6, s.135]

Gerek sanatçı, gerek toplum ve gerekse devlet açısından değerlendirilebilecek bu etkinliğin neticesinde, yurdun dört bir yanını konu alan büyük bir koleksiyon elde edilmiştir. İlki 1938 yılında gerçekleştirilen yurt gezileri sırasında sanatçıların üretmiş olduğu yapıtlar, her sene bir sergiyle4 biraraya getirilmiş ve başta C.H.P. olmak üzere, Maarif Vekaleti gibi çeşitli kurumlarca satın alınmıştır. Bu uygulama sonucunda oluşan koleksiyon, halkevlerinin 1952 yılında kapatılmasının ardından dağılmıştır ve bugün resimlerin çoğu kayıptır.

Devletin biçimlendirdiği sanat etkinliklerinin son örneği; Devlet Resim ve Heykel Sergisi’dir. Diğerlerine göre oldukça uzun ömürlü ve tutarlı olan bu sergi etkinliği, uzun dönem sanatçılar için önemli bir ortama kaynaklık etmiştir. Devletin sanata desteği, bundan sonra bu etkinlik çerçevesinde yürütülecektir. Ancak Devlet Resim ve Heykel Sergileri, ilerideki konu başlığında ele alınacaktır.

1937 yılında, İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayı’nın ek binalarından birisinin Resim ve Heykel Müzesi olarak değerlendirilmeye başlanması, sanata devlet tarafından yapılan bir diğer önemli yatırımdır. Bir müze kurulması fikri kuşkusuz daima vardı. 1935 yılındaki, Müzesiz Ülke isimli bir yazısında Ahmet Hamdi Tanpınar: “Bizde ar (sanat) hareketleri başlayalı 100 sene oldu. Mektepler açıldı, mütahassıslar getirildi, Avrupa’ya talebe gönderildi. Ancak hiçbir zaman bu sanat terbiyesini memlekete tam bir şekilde sokmak için esaslı bir teşebbüs yapılamadı, bir resim müzesi kurulamadı…” demekte ve yazısını şu şekilde bitirmektedir: “Ar (sanat) işlerinin ilk sıraya konduğu bu günlerde İstanbul veya Ankara’da böyle bir müze kurulmasının da düşünülmesini dileriz.” [TANPINAR, Ahmet Hamdi; “Müzesiz Ülke”, Yeni Adam, 17 Kanunisani 1935, S. 55, s. 3]

 

Ali Çelebi – Maskeli Balo

Tanpınar’ın dileği, 1936 yılının Ağustos ayında Akademi salonlarında açılan Elli Yıllık Türk Resim ve Heykeli adlı sergiden sonra gerçekleşmiş ve böyle bir toplu serginin ortaya koyduğu birikim, müzenin gerekliliğine olan inancı kuvvetlendirmiştir. Böylece, hemen bir müze kurulması doğrultusunda faaliyetlere başlanmıştır. Müzenin ilk müdürü Halil Dikmen, resim bölümünün Alman asıllı hocası Leopold Lévy5 ve Cumhuriyet’in ilk kuşak sanatçılarından Cemal Tollu bu faaliyetlerin merkezinde yer almışlardır. Cemal Tollu, müzenin kuruluş hazırlıklarının sürdürüldüğü dönemi şu şekilde anımsar: “Lévy’nin yardımcısı olarak Ankara Devlet dairelerindeki resimleri topladım. İstanbul’daki Saray’dan resimler seçildi. Camlı köşkü Dolmabahçe sarayına bağlayan yerlerde pekçok resim yığılmıştı böylece. Lévy, bana: ‘Sizin nesilden resim yok, sizin devrin de resimlerinin girmesini isterim, d Grubu ve benzeri sanatçıların resimlerini de müzeye hediye edin’ demişti. Açılış için bir hayli resim hediye ettik. Louvre’un salon karesi gibi, bir nevi buna benzer, bizim resimlerimizi oraya koydu. Bir kısmının sembolik bedelini verdiler.” [TOLLU, Cemal; “Resim- Heykel Müzesi ve Atatürk”, Akademi, 1 Kasım 1967, S.7, s.38]

Ülkemizde, günümüze değin bu önemli adımın devamının gelmemiş olması, sanat ortamında etkin olabilecek çağdaş bir müzenin eksikliği sonucunu doğurmuştur. Türkiye’de, pekçok şeyin halen Atatürk’ün başlattığı yerde kaldığı gerçeğinin en dramatik örneğini müze oluşturur. Şüphesiz bu yerinde sayma, O’ndan sonra gelen devlet adamlarının sanata verdiği önemin ne olduğunun da bir göstergesidir.

Cumhuriyetin İlk Kuşak Sanatçıları : Devletin sanata desteği, Cumhuriyet’in ilk yıllarında sanat ortamının biçimlenmesinde belirleyici olmuştur. Bununla birlikte, sanatçılar da bir takım arayışlar içerisindedir. Devletin sanatla ilgili değerlendirme ve yatırımlarının şekillenmesinde etkili olmaya çalışmışlardır.

Güzel Sanatlar Birliği’nin 1923’deki sergisinin (7. Galatasaray Sergisi) açılışında, devlet adına orada bulunan Hamdullah Suphi Bey, sanatçılardan ulusal konuları ele almalarını isterken; sanatçılar adına konuşan Çallı da, sanatçıların ne denli zorluklar ve yoksunluklar içerisinde çalıştıklarını dile getirmiştir.

1929 yılında kurulan Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği nizamnamesinde, sanatçıların devletten beklentileri ve bu beklentilerin gerçekleşmesi için yapılması gerekenler ifade edilmiştir. 14 Kuşağı’nın önemli isimlerinden birisi olan ve 1927- 1935 arasında Güzel Sanatlar Akademisi müdürlüğü görevlerinde bulunan Namık İsmail, 1933 yılında Cumhuriyet’in onuncu yılına denk gelen süreçte hazırladığı ve resmi makamlara sunduğu raporda; sanatçılara iş bulunması, yasal haklar verilmesi, devlet projelerinin Türk sanatçılarına verilmesi, devletin sanatçı ve toplumla ilgili hedeflerinin nasıl olması gerektiği, bir müze kurulması gibi konular üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulmuştur. Namık İsmail’in raporu, sanat adına yapılması gerekenleri resmi makamlara açıklayan bir içeriğe sahiptir.

 

Zeki Kocamemi – Mekkare Erleri

Devletin sanata desteğinin, bir diğer deyişle kültür politikalarının biçimlenmesinde, sanatçıların raporlar yoluyla ya da ikili görüşmeler gibi fikir alışverişleriyle etkili olmaya çalışmaları son derece doğaldır. Gerçekten de, devletin sanat adına üstüne düşen sorumlulukları yerine getirme arzusu, sanatçıların tavsiyelerine çok şey borçlu olmalıdır.

Ancak, sanatçılar sadece tavsiyeler ve yönlendirmeler yapmakla kalmamışlar ve kendileri de son derece önemli bazı etkinliklere imza atmışlardır. 14 Kuşağı sanatçılarının kurmuş olduğu Güzel Sanatlar Birliği, her yıl düzenleye geldiği geleneksel Galatasaray Sergilerini, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte (1924 yılından itibaren) Ankara’ya taşımaya başlamıştır. 14 Kuşağı sanatçıları, etkinlik ve üretimleriyle Cumhuriyetin ilk birkaç yılının sanat ortamına ağırlıklarını koymuş gözükmektedirler.

Ancak bu arada, Meşrutiyet gençlerinin yerini alacak Cumhuriyet gençleri de yetişmektedir. Bunlardan bir kısmı (Mahmut Cuda, Şeref Akdik, Saim Özeren, Elif Naci, Muhittin Sebati, Ali Çelebi, Zeki Kocamemi), Güzel Sanatlar Birliği’ni ve temsil ettiği sanat anlayışını aşma arzusuyla 1923 yılında Yeni Resim Cemiyeti adı altında biraraya gelmekte gecikmemiştir. Bu gençler, 1924’de İstanbul Beyoğlu Matbuat Müdürlüğü’nde bir sergi açmışlar ve burada yer alan 115 eserin çoğunu Maarif Vekaleti satın almıştır. Bu tutum, devletin genç sanatçılara (Cumhuriyet’in sanatçılarına) desteğini de açıkça ortaya koymaktadır. Genç sanatçıların bu atak girişimleri, düzenledikleri tek sergi ile sınırlı kalmış, 1924 yılından itibaren pek çoğunun burslu olarak Avrupa’ya gitmesiyle grup dağılmıştır.

Avrupa’ya (büyük çoğunluğu Paris’e) ilk sanatçı grubu 1924 yılında gitmiştir. Bunlardan iki yıl önce Almanya’ya giderek, modern resmin önemli isimlerinden birisi olan Hofmann’ın atölyesinde eğitim alan Ali Çelebi ve Zeki Kocamemi, Türk resminde yeni bir anlayışın ilk temsilcileri olmuşlardır. Onlarla aynı kuşaktan olan heykeltraş Zühtü Müridoğlu, bu yeni anlayışa ilk tepkilerini şu şekilde dile getirir: “Biz Matisse’le Picasso’yla alay ederken7 , Almanya’dan Zeki Kocamemi ve Ali Çelebi geldi. Aklımız büsbütün karıştı. Önce karşı çıktık, sonra sezmeye, anlamaya ve sevmeye başladık. Zeki’yle Ali bizlere yeni sanatın perdesini araladılar.”[MÜRİDOĞLU, Zühtü; Zühtü Müridoğlu Kitabı, YKY, İstanbul, 1992, s.85]

Çelebi, Kocamemi ve sonradan onlara katılan diğerleri; Lhote, Leger, Hofmann gibi kübizm sonrası bir resim anlayışını temsil eden ustaların atölyelerine devam etmişler, bunun yanı sıra müzeler, canlı bir sanat ortamı, sergiler, çeşitli sanat yayınları ve hareketli bir kent yaşantısı ile içiçe olmuşlardır. Buradaki eğitimleri, Maarif Vekaleti’nin talebe müfettişleri tarafından denetim altında bulundurulsa da, genç sanatçılar Paris’in bu ortamında sanatçı kimliklerini geliştirme imkanını bulmuşlardır.

 

Refik Epikman – Bar

1927- 30 yılları arasında yurda dönmeye başlayan sanatçılar (genellikle 3 yıllık burslar alıyorlardı), böylece genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaşlaşma ideallerini temsil eden modern bir sanat anlayışını beraberlerinde getirmişlerdir. Bu anlayış, Avrupa’nın önemli sanat merkezlerinde yüzyılın hemen başlarında gelişen yenilikçi sanat akımlarının geç yorumlarını içermektedir. Natürmort, manzara, nü, portre ve günlük hayattan sahnelerle zenginleşen konu seçeneklerinin yanı sıra, Avrupa’da izlenimcilik sonrası gelişen sanatsal yaklaşımların bir sentezini ortaya koymuşlardır.

Bu anlayış, Avrupa’nın önemli sanat merkezlerinde yüzyılın hemen başlarında gelişen yenilikçi sanat akımlarının geç yorumlarını içermektedir. Natürmort, manzara, nü, portre ve günlük hayattan sahnelerle zenginleşen konu seçeneklerinin yanı sıra, Avrupa’da izlenimcilik sonrası gelişen sanatsal yaklaşımların bir sentezini ortaya koymuşlardır.

Genç sanatçıların bu sanatsal yenileşme arayışları, Cumhuriyetin çağdaşlaşma ideallerine ve hükümetin kültür politikasına uygun düşmektedir. Yine de, devletin yenilikçi sanat anlayışına yönelik resmî söyleminin, gerçek sanatsal tercihleriyle örtüşmediğini belirtmek gerekir. Bu yıllarda yapılan devlet alımlarının, 14 Kuşağı’nın izlenimciliğine yoğunlaşmış olması da bunu ortaya koymaktadır.

Ancak genç sanatçılar; sanatlarıyla yaşamlarını kazanma, üretmeye devam etme, sergiler açıp ürettiklerini paylaşma gibi isteklerini devletin desteğiyle sınırlı tutmamış, başka arayışlara yönelik çabalar içerisine de girmişlerdir. Devlet; kimi gençleri Güzel Sanatlar Akademisi’nde, pek çoğunu ise yurdun çeşitli bölgelerindeki orta dereceli okullarda resim öğretmeni olarak istihdam etmiştir, onlardan resimler almakta ve kimi siparişler vermektedir. Ama tüm bunlar, artan sayıda sanatçının faaliyetlerini sürdürebilmeleri konusunda sınırlı kalan olanaklardı. Sanatçılar, kendileri bir takım arayışlar içerisine girmeli ve devletin sınırlı desteğinden daha fazla yararlanabilme ve en önemlisi devletin dışındaki olanakları zorlama yolunu aramalıydı. Bu amaçla, daha yurt dışındayken, 1928 yılında, Paris’teki örneğinden yola çıkarak bir fikir haline getirdikleri Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği çatısı altında biraraya gelmişlerdir. Birliğin kurucu üyeleri arasında; Refik Epikman, Cevat Dereli, Şeref Akdik, Mahmut Cuda, Nurullah Berk, Hale Asaf, Ali Çelebi, Zeki Kocamemi, Muhittin Sebati, Ratip Aşir Acudoğlu ve Fahrettin Arkunlar bulunmaktadır. 15 Nisan 1929’da Ankara Etnografya Müzesi’nde 1. Genç Ressamlar Sergisi’ni düzenleyen sanatçılar, aynı yıl 15 Ekim’de, İstanbul Cağaloğlu Türkocağı’nda bu kez Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği adıyla ilk resim sergilerini gerçekleştirirler.

Doç. Dr. Mehmet Üstünipek

Facebook Login

You must be logged in to post a comment Login