Batılı Anlamda Türk Resminin İlk Dönemleri – I

Batılı Anlamda Türk Resminin İlk Dönemleri – I

Batılı Anlamda Türk Resminin İlk Dönemleri – I

Levni-III. Ahmet Altın Dağıtıyor
Batılı Anlamda Türk Resminin İlk Dönemleri – I
(18.yüzyıldan- 19.yüzyılın ilk yarısına)
Batılılaşan Osmanlı- Doğuya Yönelen Batı: Osmanlı, batı karşısında askeri ve siyasi üstünlüğü sürdürdüğü sürece onun teknolojik, bilimsel ve kültürel gelişmelerine, yeni kurum ve örgütlenme biçimlerine ilgi göstermemiştir. Bu ilginin ortaya çıkması, ancak batı karşısında askeri yenilgiler alıp, toprak kayıplarına uğramasıyla söz konusu olmuştur (Avusturya ve Rusya ile yapılan Karlofça/1699 ve İstanbul/1700 antlaşmaları ile Osmanlı ilk olarak toprak kaybetmiştir). Batıdaki gelişmeleri fark ettikleri anda ise, arada büyük bir uçurum oluşmuştur bile.Osmanlı kurumlarındaki geleneksel yapının çözülüp batının yeni verilerine adapte olması, uzun süren bir geçiş dönemini ve belki de etkileri günümüze değin süren sancıları beraberinde getirmiştir. Osmanlı, yüzünü batıya ve ilk olarak çevirdiğinde, Fransa batının kültürel ve siyasi lokomotifi konumundaydı. Bu sırada Fransa, XIV. Louis’nin katı kurallarla biçimlenen yönetim biçiminden yeni sıyrılmış ve bir anda serpilen aristokrasinin beslediği rokoko çağına girmişti. Rokoko döneminde, dünyasal zevkler ön plana çıkmış ve eğlence, sanat ve lüksün hedonizm düzeyinde yaşandığı bir ortam oluşmuştur.

İşte, Osmanlı batıda ilk olarak bu manzarayla karşılaştı ve III. Ahmet ve Damat İbrahim Paşa gibi kişiliklerin istekli bir şekilde batıdan aldıkları ilk şey, bu yaşam tarzı oldu. 1712-30 yılları arasında yaşanan Lale Devri, Kağıthane ve Boğaziçi kıyılarında İstanbul’un saray çevresinin, sanat, eğlence ve lüks içerisinde geçirdikleri bir dönemdir.

Bu arada yaşanan önemli bir gelişme de; 1720 yılında, 28 Çelebi Mehmet Efendi’nin Avusturya’ya karşı Fransa ve İspanya’yla ittifak kurmak üzere Fransa’ya elçi olarak atanmasıdır. Onun, 1720-22 yılları arasındaki elçilik dönemini anlattığı Sefaretname’si tarihsel ve edebi açıdan son derece önemlidir. Burada; İstanbul’dan Paris’e yolculuğunu, XV. Louis tarafından kabul edilişini, katıldığı askeri törenleri ve Paris’te gezdiği çeşitli yerleri anlatmış, Versailles ve Fontainbleau’dan övgüyle bahsetmiştir. 28 Çelebi 1722 yılında Fransa’dan döndükten sonra, 1719’daki büyük yangın ve depremin ardından İstanbul’un imarı işiyle ilgilenen Damat İbrahim, onun taze izlenimleri ve Versailles ve yazlık Mary-le Roi saray bahçeleri ile ilgili anlattıklarının da etkisiyle, Kağıthane’de Sadabad adı verilen mesire yerinde benzer bir düzenlemeye girişilmesine öncülük etmiştir. Sadabad; yeni köşk ve kasırları, bahçeleri, çağlayanları, su düzenlemeleri, havuzları ve çeşmeleri ile, Osmanlının batıya açılan ilk kapısı olmuştur. Buradaki yaşantı, Fransa’daki aristokrat yaşamının Osmanlıya uyarlaması olmuştur. Bu dönem, Levni’nin minyatürleri ve Nedim’in dizeleriyle günümüze aktarılmıştır.

Bak Sitanbul’un şu Sadabad’ı nev bünyanına
Ademin canlar katar âb u havâsı cânına
(İstanbul’un şu yeni yapılmış Sadabad’ına bak/ Suyu ve havası insanın canına can katar.)

 

Levni-Okmeydanı

Hiç şüphe yoktur ki, Osmanlının batının teknolojik ve kurumsal yenilikleri yerine, ilk olarak yaşam tarzına yönelmesi yadırganılacak bir durumdur. Ancak; nasıl rokoko döneminin aristokrasisi, aynı zamanda aydınlanmaya uzanacak kültürel ve düşünsel bir ortama yaşam verdiyse; Osmanlı’nın Sadabad eğlencelerinin müdavimleri, sanatsal gelişmelere ve matbaa gibi son derece önemli bir yeniliğin gerçekleşmesine ortam hazırladılar.

Osmanlının batıya açılmaya başladığı bu dönemde, minyatür sanatı Levni gibi bir isimin kişiliğinde yeni bir anlatım diline kavuşmuşken matbaanın gündeme gelmesi ilginçtir. Minyatür sanatının üslup olarak anlatım sınırlarını zorladığı bir dönemde, batıda yüzlerce yıl önce minyatürün yaşam alanı olan el yazmalarının sonunu getirmiş olan bir teknolojik gelişme söz konusu olmuştur. Osmanlı minyatürü artık son zirvesini yaşamaktadır.

Osmanlı minyatürü gelişim çizgisini tamamladığı sıralarda İstanbul’da ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde duvar resminde bir canlanma olur. Önceden beri bazı yapıların duvarlarını süsleyen bitkisel ve geometrik bezemeli kalem işlerinin var olduğunu biliyoruz. 18.yüzyılda barok ve rokoko etkileriyle bunların yerini çiçekli vazolar ve meyve sepetleri gibi betimler almış (III. Ahmet’in yemiş odası duvarları) ardından çok sayıda manzara resmi duvarlara işlenmiştir.

Doğa, kent ve yapı görünümleri pekçok yapının duvarlarını süslemeye başlamıştır. Duvar resmi geleneği 18.yüzyıl sonlarından 19.yüzyıl sonlarına değin sürmüştür.

Osmanlı, hızlı çöküşünü durdurmak için batının bilgi, birikim ve kurumlarına yönelmesi gerektiğini, 18.yüzyılın sonlarına doğru yavaş yavaş idrak etmeye başladı. III. Selim döneminde, askeri alanda yaşanan yenilik girişimi (Nizam-ı Cedit), kurumsal alanda batılılaşma yönündeki ilk girişimlerden birisidir. Osmanlının batılılaşma çabaları, askeri alanda başlamış ve yeni askeri kurumlar, ileride göreceğimiz gibi, pek çok diğer alanın alt yapısına kaynak teşkil etmiştir.

III. Selim, sanatçı kişiliği ile tanınır. Onun dönemi, Osmanlının kendini yenileme arayışlarının kesintisiz bir gelişim çizgisi içerisine girdiği ilk dönemdir. Ayrıca bu dönemden itibaren, Osmanlı topraklarına gelen yabancı sanatçı sayısında önemli bir artış başlar. Boğaziçi ressamları olarak bilinen ve 18.yüzyılın sonlarından itibaren İstanbul’un başlıca mesire yerlerini resimleyen Melling, Hilair, Allom, Bartlett, Antoine de Favray, van Mour gibi sanatçılar, bunlar arasında anılmalıdır. Önceleri yabancı elçilerin, imparatorluk toprakları ile ilgili resimler yapmak amacıyla beraberlerinde getirdikleri yabancı sanatçılar, zamanla Osmanlı sarayına tanıtılmıştır.(Sadece, İstanbul’da 1784-93 arasında Fransız elçisi olan Choiseul Gouffier; Hilair, Cassas, Fauvel gibi çok sayıda ressamı getirmiştir). İstanbul’da yirmi yıl kalan Melling, Danimarka elçisinin aracılığıyla dönemin padişahı III. Selim’in kızkardeşi Hatice Sultan’ın hizmetine girmiştir. Bu dönemde Boğaziçi’nde bazı saray ve köşkler yapmış, ayrıca çok sayıda İstanbul görünümü çizmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu dönem ve Melling ile ilgili olarak şunları söyler: “Boğaziçi’nde ve Bentler’deki bu ecnebi hayatı III. Mustafa ve I. Abdülhamit devirlerinde biraz daha gelişir. Zaten artık İstanbul’da antika meraklısı alimler, arkeologlar, sefaretlerin hususi mimarları çoğalmıştı.

 

Beşiktaş Sarayı-Melling

III. Selim, devrinin yeni mimari ve bahçe zevkini açacak olan Melling’i onların arasından seçmişti. Melling’in yaptığı eserlerin çoğu kalmadı. Fakat albümü duruyor; bu albüm Şeyh Galib divanı ile beraber, devrin en güzel konuşan müşahididir. Zaten albümün mühim bir kısmı III. Selim’in ve kardeşi Hatice Sultan’ın teşvikiyle hazırlanmıştı. Padişah bütün Avrupa’dan gelen şeyler gibi resmi de seviyordu.” [A.H.Tanpınar, Beş Şehir, Dergah Yay., Mart-1995, s.90]

Bu dönemde batının doğuya ve Osmanlıya yönelik ilgisi de dikkat çekicidir. 18.yüzyılda tarih ve klasik döneme olan ilginin canlanması batılı aydınların gözlerini doğuya çevirmelerine neden oldu. Çok sayıda gezgin içlerindeki macera duygusunun da etkisiyle ve daha çok batı uygarlığının kökenlerinin izlerini bulma arayışının yarattığı bir romantizmle doğuya geldiler. Bu dönemde Avrupa’da, önce İtalya’ya yönelik olarak başlayan turizm kavramı ardından doğunun gizemli topraklarına yönelmiş oldu. Bu gezilere çoğu zaman ressamlar da eşlik ediyor, geziler sonucunda albümler hazırlanıyordu. 18.yüzyılda İstanbul’a gelen yabancı elçilerin yanlarında her zaman bir ressam vardı. Önceleri bir tür egzotizm olarak resme yansıyacak olan doğu ilgisi zamanla ve özellikle de 19.yüzyılın ortalarında bir oryantalizm olarak dışa vurulacaktır. Doğuya önceleri geçmişe yönelik bir romantizmle bakan batılı, artık geleceğe dönük bir emperyalizmle yaklaşacaktır. 18.yüzyılda Osmanlı ve Batı arasındaki ilişkiler yeni bir boyut kazanmıştır. Bu dönemde Osmanlının batı kentlerine elçiler yollaması gelişen ilişkilerin bir göstergesidir. Bunun sanat ve toplumsal yaşam alanlarında da kaçınılmaz yansımaları olmuştur. Fransa’da gelişen Turqueri modası, batının doğu ilgisini ortaya koyar. Fransız aristokratlarının Osmanlı kıyafetleri içerisinde çok sayıda resim yaptırdıkları görülmektedir. Batılılaşan Osmanlının, bir moda olarak batının yaşam tarzına etki etmesi ilginçtir. Osmanlı, 19.yüzyılda batı resminde akademik bir üslupla temsil edilen oryantalizm tarzına da etki etmiştir. Bu etki ve Osmanlı sarayının batı resmine ilgisi artan sayıda ressamı Osmanlı topraklarına çekmiştir.

Özellikle III. Selim döneminden itibaren, Avrupalı ressamlara ve batı resim tarzına gösterilen ilgi dikkat çekicidir. Cezar bu ilginin gelişimini şu şekilde açıklar: “Özellikle XVIII.yüzyılın son çeyreğinde İstanbul’a fazla sayıda ressamın gelip çalışmalarda bulunuşu, bazı Osmanlı devlet adamlarını da, herhangi bir şekilde onların çalışmalarını gören, resme ilgi duyan kimseleri de, çeşitli yönden etkilese gerekir. Bu etkinin batılı ressamların çalışmalarından haberdar olan veya onları gören Osmanlı yöneticilerinin düşünce düzeylerinde resme karşı duyulan tutuculuğu gevşetici, öte yandan bazı teknik konularda resmin gereğine inandırıcı, resme yetenekli kimseler üzerinde ise, minyatür türü resim dışındaki resmin özelliklerini öğrenme imkanını kazandırıcı mahiyette olabileceği kuşkusuzdur.” [CEZAR, Mustafa; Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi, s.42]

III. Selim’in, Kapıdağlı Konstantin tarafından yapılmış yağlıboya bir portresi bulunmaktadır ki, bu söz konusu ilginin bir göstergesidir. Ayrıca sarayla birlikte resme meraklı bir kesim oluşmuştur. Sadece saray değil, saray çevresindeki varlıklı kesim ve azınlıklar da batılı tarzda resme ilgi gösteriyor olmalıdırlar.

 

Sultan III. Selim-Kapıdağlı Konstantin
Duvar Resmi-Topkapı Sarayı Haremi Gözdeler Dairesi

III. Selim döneminde batı resim sanatına olan ilgi dikkat çekicidir. Bununla beraber, bu dönemde askeri yenileşme hareketlerinin olduğunu ve Nizam-ı Cedit’in kurumsal anlamda ilk batılı örneklerden birisi olduğunu hatırlayalım. Bu iki veri yanyana geldiğinde, çağdaş Türk resminin temellerine ulaşmaktayız. Askeri alandaki yeniliklerin bir uzantısı da, yeni teknik ve bilgilerle donatılmış uzman kişilerin yetişmesini sağlamak amacıyla kurulan bir okuldu: Mühendishane-i Berri Humayun. 1793-94 yıllarında eğitime başlamış olan bu okulda, daha çok askeri amaçlarla resim teknikleri öğretilmeye başlanmıştır. Bu, daha sonra Harbiye ve diğer askeri okullarda da sürdürülmüştür (Tıbbiye/1827, Harbiye/1834). Bu okullarda yetişmiş asker ressamlar olan Ferik İbrahim Paşa, Ferik Tevfik Paşa ve Hüsnü Yusuf batılı anlamda resim sanatının ilk temsilcileri arasında yer alırlar. Elvahı Nakşiye Koleksiyonu adlı kitapta; Ferik Tevfik Paşa’nın Mühendishane’deki eğitiminden sonra 1835’de Viyana’ya gönderildiği, döndükten sonra padişaha resim dersi verdiği ve bir de portresini yaptığı belirtilmektedir. Ferik İbrahim Paşa’nın ise, eğitiminin ardından 1835’de Paris’e yollandığı, Bursa’daki büyük depremin ardından Ulu Camii’nin mihrap kısmının süslemesini yaptığı yazılmıştır [EDHEM, Halil; Elvahı Nakşiye Koleksiyonu, bugünkü dile aktaran: G. Elibal, 1.basım, Milliyet Yayınları, 1970, s.33]. Bunlar arasında özellikle Hüsnü Yusuf (1817- 1861) hakkında bilgi sahibiyiz. 1837’de Mühendishane-i Berri Hümayun’dan mezun olmuş, yağlıboya resimlerini çok beğenen Abdülmecid onu sanat eğitimi için 1856’da Avrupa’ya göndermiştir. Yurda döndükten sonra askeri okullarda resim öğretmenliği yapmış ve günümüze ulaşan az sayıdaki resmi üretmiştir.
Halil Paşa, sonradan askeri okullardaki resim eğitimini şöyle anlatmıştır: “Mühendishane-i Berri Hümayun’da bulunduğum sırada hocalarım binbaşı Hacı Mahmud ve mülazım Ahmet beyler idiler. Hüsnü Yusuf da daha evvel aynı mektepte hocalık ediyordu. Resimlerinden yalnız Ayasofya’sını hatırlıyorum. O zaman hep basma resimlerden kopya ediliyordu.” [“General Halil’in Ankara Halkevinde İkinci Resim Sergisi”, Ar Dergisi, Temmuz 1937, Birinci Yıl, S.7, s.5]

19.yüzyılın ilk yarısında askeri okullardan çıkan bu ilk ressamların, kalın çizgilerle ortaya koydukları bir sanat çizgisi yoktur.

Resmin perspektif, desen gibi temel öğelerine sahip figürsüz manzaraları içeren bazı resimler ürettiklerini söyleyebiliriz. Dönemin II. Mahmut (1808- 1839) ve Abdülmecid (1839- 1861) gibi sanatsever ve yenilikçi padişahları, onların çalışmalarını desteklemiş ve sonraki dönemin ilk dikkat çekici ressamlar kuşağının, daha atak bir çıkış yapmasına zemin hazırlamışlardır.
Bu dönemde ayrıca, bazı azınlık ve yabancı sanatçıların etkinliklerinin de artmaya başladığı görülmektedir. Padişahlar yabancı sanatçıları saraya kabul etmekte ve resimlerini satın almakta ya da onlara bir takım siparişler vermektedirler. Batılı tarzda saraylar ve köşkler inşa eden Osmanlı aristokrasisi, bu yapıların içlerini yeni yaşam tarzına uygun olarak döşemeye giderek daha fazla önem verecektir. 1845 yılında, Çırağan Sarayı’nın bir salonunda, Oreker adlı Avusturyalı bir ressamın, şehir manzaralarından oluşan çalışmalarının sergilenmesi ilgi çekici bir gelişmedir. [CEZAR, M.; Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi, Erol Kerim Aksoy Vakfı Yayınları, 1995, s.125-126]

Böylece, batılı anlamda Türk resim sanatının temelleri atılmıştır. Bu, Osmanlı çağdaşlaşmasının doğal sonuçlarından birisidir ve söz konusu çağdaşlaşmanın kaynakları, öncelikle askeri alanda olduğuna göre, resim sanatının yeni kimliğinin oluşumunda askeri gerekçeler güdüleyici faktör olmuştur ve bu anlayışın ilk temsilcileri de asker ressamlardır. Bundan sonra gelen kuşak, Türk resminin gerçek anlamdaki ilk kuşağı olacaktır. Üretimleri, eğitici yanları ve birer kültür adamı kimliğiyle gerçekleştirdikleri etkinlik ve kurumsal çalışmalar ile önem kazanan bu kuşağı, bundan sonraki yazıda kapsamlı bir şekilde ele alacağız.

Doç. Dr. Mehmet Üstünipek

Facebook Login

You must be logged in to post a comment Login