16. Yüzyıl Kuzey Rönesansı

16. Yüzyıl Kuzey Rönesansı

16. Yüzyıl Kuzey Rönesansı

Mabuse – Kahin Kralların Secdesi-1500-15
16.yüzyıl, İtalya’da yüksek rönesansın yaşandığı Leonardo da Vinci, Michelangelo, Raffaello, Giorgione ve Tiziano gibi büyük isimlerin resim sanatına yön verdiği bir dönemdir. Siyasi, dini ve toplumsal karışıklıkların yoğun olduğu kuzey Avrupa’da ise resim sanatı açısından iki önemli coğrafya dikkat çekmektedir: Flaman ve Almanya.

15.yüzyılda Flaman topraklarında güçlü bir resim geleneği gelişmişti. Bosch, Massys, Gerard David, Joachim Patinir, Joos Van Cleve ve Mabuse gibi ressamlar bu geleneğe dayanarak 16.yüzyılın şafağında farklı bir duyarlılığın biçimlenmesine öncülük etmişlerdir. Bu duyarlılık, 16.yüzyılın ortalarında hümanizme ve Greko- Roman heykel, anatomi çalışması ve matematiksel perspektife dayanan İtalyan yüksek rönesans resim sanatıyla karşılaştığında Flaman resim sanatının en dikkat çekici ismi olan Pieter Bruegel ile zirveye taşınmış ve aralarında Jan Van Scorel, Pieter Aertsen ve bir dönem İstanbul’da bulunan Pieter Coecke van Aelst gibi pekçok ressamın bulunduğu isimlerin yetişmesine olanak sağlamıştır.

16.yüzyıl Flaman sanatının gelişiminde, İtalya’da biçimlenen fikirlerin istekli bir şekilde anlaşılmaya çalışılmasının önemli bir yeri vardır. 1519 yılına değin Raffaello’nun Sistin Şapel halıları için yaptığı modellerin Brüksel’deki dokuma atölyelerinde bulunması, artan sayıda İtalyan baskı resminin kuzey ülkelerine girmeye başlaması İtalyan yüksek rönesans resminin tanınması açısından önemli olmuştur. Ancak en önemlisi, çok sayıda kuzeyli ressam İtalya yarımadasını, Venedik’i, Roma’yı ziyaret etmiş ve buradaki gelişmeleri takip etmiştir. 16.yüzyıl sanatının en büyük isimlerinden biri olan Dürer için Luther’in yazıları kadar Vitrivius ve Alberti’nin kuramları da önemlidir.

İtalya ile bu kültürel bağlantının güçlenmesinde ekonomik gerekçeler de belirleyici olmuştur1 . Ticaretle birlikte artan sayıda şehrin refah düzeyi yükselmiş, bu şehirler zamanla sanatsal gelişmelerin merkezi durumuna gelmiştir. 15.yüzyıldan itibaren Zwin Irmağı’nın dolması bir liman şehri olarak Brugge’ün önemini azaltırken, Antwerp, Anvers, Haarlem, Amsterdam gibi diğer şehirler yükselişe geçmiştir. Bu şehirlerde ticaretin varsıllaştırdığı toplum kesiminde sanata yönelik ilginin kaynaklık ettiği sanatsal canlanma dikkat çekmektedir.

 

Yaşlı Pieter Bruegel-Napoli Körfezi’nde Deniz Savaşı -1558

Bunun yanı sıra Flaman topraklarında yüzyılın ilk yarısında görece bir huzur vardır ve bu ortam sanatın gelişimini desteklemektedir. İspanya egemenliğinin söz konusu olduğu bölgede imparator hanedanının bulunduğu Brüksel ve Malines (Mechelen) gibi şehirler de ise sarayın merkez olduğu bir sanat ortamı mevcuttur.

Ancak bölgede protestanlığın yayılmaya ve İspanyol yönetimine karşı örgütlenmenin artmaya başlamasıyla birlikte 16.yüzyılın ortalarına gelindiğinde karışıklıklar artmıştır. II. Philip protestanlığı baskı altında tutmak için sert önlemler almıştır ve direniş arttıkça daha da sert bir tutum ortaya koymaktadır.

1566’da isyancılar protestan din adamlarının da yönlendirmesiyle ülkedeki katolik sanat eserlerini yok etmek kararı almışlar ve kilise ve manastırlara saldırmışlardır. Bunun üzerine II. Philip bir ordu yollamış ve isyanı kanlı bir şekilde bastırmıştır.

Protestanlığın kuzey Avrupa’da yaygınlaşmaya2 başladığı bu dönemde, Flaman topraklarındakine benzer gelişmeler Almanya’da da yaşanmıştır. 15.yüzyılda kuzeyde artan sayıda üniversite açılmakta ve bu kurumlarda, İtalya’da gelişen yeni hümanist görüşler öğretilmektedir. Öte yandan halkın kaderi feodal beylerin elindedir. Martin Luther, 1517’de görüşlerini Wittanber Şatosu kilisesinin kapısına asmıştır. Luther’in sivil ve dinsel otoritelerce yapılmış sayısız adaletsizliğe ve kötülüğe karşı isyan bayrağını açışı, kalabalıkları ve sanatçıları ayağa kaldırmış ve Protestanlığın yaygınlaşma süreci hız kazanmıştır. Her ne kadar, Protestanlık kilisenin gösteriş ve lüks tüketimine karşı çıkmaktaysa da başlangıçta yarattığı coşku Alman sanatçıları olumlu etkilemiştir.

Almanya’daki sanat koşulları incelenirken şuna mutlaka dikkat etmek gerekir: birçok bölgede Lutherciliğin kesin biçimde kurulmasıyla estetik etkinlik kısa sürede canlılığını hepten yitirecektir. Ama Luther’in imparatorluğa ve papalığa karşı savaş verdiği günlerde Alman sanatının o zamana dek görülmemiş bir gelişim evresine girmesi de bir rastlantı değildir.

Böylece Katolik ve Protestan merkezlere bölünen Almanya’da bir yanda Wittenburg, Ulm, Freiburg gibi katolik şehirlerde kilise tarafından halen görkemli sunak resimleri sipariş edilirken öte yanda güney Almanya’nın Augsburg ve Nüremberg gibi zengin şehir devletlerinde resim sanatı gelişme olanağı bulmaktadır. Reformasyon hareketinin sanatçıların olanaklarını kısıtladığı Protestan topraklarındaki sanatçılar ise iş aramak için gezgin bir kimliğe bürünmüştür.

 

Yaşlı Pieter Bruegel – Alp Manzarası
Gerard David – Cambyses’in Yargılanması – 1498

Yine de bu dönemde sanat koruyuculuğu bilincinin temellerinin atılması sanatsal gelişmelere ivme kazandırmış olmalıdır. Avrupa’nın İtalya dışındaki yerlerinde bulunan (Almanya, Fransa gibi) yöneticiler de, sanatın desteklenmesinden kaynaklanan prestiji anlamaya başladılar ve Fransa kralı I. François ile kutsal Roma imparatorları I. Maximilian ve V. Karl, yüzyıllarca önemini koruyacak bir fikri, yani sanatı destekleyerek bir prensin sadece kendisi için değil, ülkesi için de büyük bir zafer kazanabileceği fikrini yerleştirdiler. Dönemin pekçok Alman ressamı gibi imparator I. Maximilian ve V. Karl’ın sanat koruyuculuğundan Dürer de payını almıştır.

Gerek Flaman topraklarında gerek Almanya’da katoliklik ve protestanlık ayrımında kilise, saray ve topulumun ticaretle varsıllaşan kesimi sanatı talep etmişler ve tüm kuzeyli sanatçılar için İtalya bir açılım kaynağı olmuştur.

16. Yüzyıl Flaman Resim Sanatı:
Flaman resim sanatının 16.yüzyıldaki gelişiminde; 1530’lu yıllara kadar olan dönemde Bosch, Gerard David, Mabuse, Patinir gibi ressamların etkin olduğu ve 15.yüzyıl geleneklerinin zengin bir anlatım diline kaynaklı ettiği geçiş süreci yaşanmıştır. Aynı zamanda hümanizmin ve İtalyan yüksek rönesans resminin tanınmaya başladığı bu süreç sonunda, yaşanan toplumsal değişimlerin de bir uzantısı olarak 16.yüzyıl ortalarından itibaren Jan Van Scorel, Pieter Aertsen ve nihayet Pieter Bruegel’de ifadesini bulan bir olgunluk dönemi gelmiştir.

Sanatsal üretimi 16.yüzyılın ilk yıllarını da kapsayan Hieronymus Bosch, belki de Flaman resim sanatının en sıradışı kişiliğidir. Onunla birlikte Flaman kentlerinde ressam kimlikleriyle sivrilen pekçok ressam vardır. Gerard David bunlardan biridir,

Gerard David (1460- 1523)
15.yüzyılın canlı liman şehri Brugge aynı zamanda önemli bir sanat merkezi olarak dikkat çekmektedir. Ancak bu şehrin kaderi halicinin toprakla dolmaya başlamasıyla değişmeye başlamış ve yüzyılın sonlarında ekonomik ve kültürel üstünlüğünü Anvers, Antwerp gibi diğer şehirlere bırakmıştır. Bu süreç aynı zamanda Brugge’de 15.yüzyılda gelişen bir resim ekolünün de sona ermesi sonucunu beraberinde getirmiştir.

Olasılıkla Haarlem’de, Albert van Ouwater’in yanında yetişen ve 1483 yılında Brugge’a gelerek ertesi yıl Aziz Luka loncasına kaydolan Gerard David, Brugge okulunun son büyük ustası olarak kabul edilmektedir. Çarmıha Gerilen İsa ve İsa’nın Doğumu gibi erken çalışmalarında Haarlem resim geleneğinin izleri görülmekle birlikte şehre gelişinden kısa bir süre sonra Hans Memling’in etkisinde kalmıştır. Şehir burjuvazisinin en gözde ressamı olan Memling 1494’de öldüğünde onun müşterilerini devralmıştır. 1498 yılında şehir yargıcından adalet konulu iki resim sipariş alması ve 1501’de Aziz Luka loncasının başkanı olması onun Brugge’da bir ressam olarak kazandığı saygınlığın göstergeleridir.

 

Gerard David – İsa’nın Doğumu -1490
Gerard David – Dört Melek ile Meryem ve Çocuk İsa
Mabuse – Aziz Luka Meryem’in Resmini Yaparken – 1520-25

1515 yılında kısa bir süre Anvers’de kalmış ve bu sırada dönemin bir diğer önemli sanatçısı Quentin Massys’le tanışmıştır. Ayrıca İtalya’ya kısa bir gezi yaptığı sanılmaktadır, ancak bunun dışında tüm çalışmalarını Brugge’da sürdürmüştür. Gerard David rengin ön plana çıktığı sunak resimleriyle ün yapmıştır.

Mabuse –Jan Gossaert- (1478- 1532)
Maubeuge (Hennengau)’da dünyaya gelmiştir. Kesin bir bilgi bulunmamasına karşılık olasılıkla Brugge’da eğitim almıştır. 1503- 7 yılları arasında Antwerp şehrinde usta bir ressam olarak çalışmış ve ardından Philippe de Bourbougne’un hizmetine girerek onunla birlikte antik yapı ve heykellerin çizimlerini yapmak üzere 1508- 9’da Roma’ya gitmiştir. Bu amaçla İtalya’da bulunan belki de ilk Flaman ressamdır ve İtalya ziyareti onun gelişimine çok önemli katkılar sağlamıştır.

Yine de İtalya deneyiminin onun üzerindeki etkileri erken dönemlerde hissedilmez. İtalya’dan döndükten sonra başlangıçta Flaman ustaların geleneğine bağlı kalmış, Jan van Eyck gibi sanatçıların çalışmalarını kopya etmiştir. Sanatçının Kahin Kralların Secdesi, Malvagna Triptiği gibi erken çalışmalarında kuzeyli ressamların, özellikle de Gerard David ve Dürer’in etkileri belirgindir.

Ancak yaklaşık olarak 1515 yılından itibaren İtalya’da edindiği deneyimlerin etkileri resimlerinde özellikle mimari çizimler ve üç boyutlu figür denemelerinde görülmeye başlamıştır. Aziz Luka Meryem’in Resmini Yaparken adlı çalışması İtalya etkisinin belirgin bir şekilde izlenebildiği bir örnektir. Gombrich, bu resimle ilgili yorumunda sanatçının kuzey gelenekleriyle İtalyan sanatından gelen yeniliklerin karşılaşma sürecinde öncü rolünü vurgulamakla birlikte, bu sürecin erken aşamasında bulunmasının doğal bir sonucu olarak bir uyum sorununun altını çizmektedir:

“Mabuse, bu figürleri, Jan van Eyck ve onun izleyicilerinin geleneklerine katıca uyarak çizmiştir. Ama ortam düzenlemesi tümden değişiktir. İtalyan buluşlarını bildiğini, bilimsel perspektifteki ustalığını, klasik mimariyle yakınlığını ve ışık- gölge yöntemine egemen olduğunu kanıtlamak istiyor sanki ressam. Bütün bunların sonucu ortaya çıkan yapıt, kuşkusuz çok çekici, fakat Kuzey ve İtalyan örneklerinin yalın uyumundan yoksun bir tablodur.” (GOMBRICH, E.H.; Sanatın Öyküsü, ç. B. Cömert, Remzi Kitabevi, 4.basım, İstanbul, 1992, s.273, 274)

Sanatında İtalya’da edindiği birikimin etkileri üslup açısından olduğu kadar, Neptün ve Amfitrite ve Danae gibi resimlerinde olduğu gibi konu seçiminde mitolojik sahnelere yer vermesiyle de kendini göstermektedir. Mitolojik sahnelere ve portrelere ağırlık veren Mabuse, 1515 yılında Philippe de Bourbougne’un çağrısıyla Middelburg yakınındaki Soubourg Sarayı’nı dekore etmeye gitmiştir.

 

Joachim Patinir-Mısır’a Kaçış
Joachim Patinir-Çocuk İsa’yı Taşiyan Aziz

 

Mabuse-Bugundy Dükü Baudouin’İn Protresi
Mabuse-Danae – 1527

 

Mabuse, dini ve mitolojik konularda çalışmış ve kuzey gelenekleriyle İtalyan yüksek rönesans resminin buluştuğu noktada önemli bir yer tutan bir geçiş dönemi ressamıdır.

Joachim Patinir (1480- 1524)
Sanatçının eğitimi ve erken çalışmaları hakkında bilgi bulunmamaktadır. Olasılıkla Namur yakınında Dinant’da doğmuştur. 1515 yılında Antwerp Aziz Luka loncasına üye olmuştur. Bu tarihten sonra kısa süre içinde bir ressam olarak önemli bir konuma yükseldiği Dürer’in Hollanda’ya yaptığı geziyle ilgili notlarında ondan sık sık bahsetmesinden ve onu iyi bir manzara ressamı olarak tanımlamasından anlaşılmaktadır. İki sanatçının 1521 yılında tanıştıkları ve Dürer’in sanatçının bir portresini yaptığı bilinmektedir. Ayrıca sanatçının üç resminin Venedik’teki Palazzo Grimani’nin 1523 tarihli kayıtlarında geçmesi onun uluslararası bir üne sahip olduğunu göstermektedir.

Patinir özellikle manzara resimleriyle tanınmıştır. Sanatçıya ait olduğu bilinen 20 resimden hiçbiri bağımsız manzara değildir. Çoğunlukla dini konuları içeren figürlü resimler yapmıştır. Ancak bu resimlerde tamamıyla yeni bir tutumu benimseyerek figürleri manzaranın içinde eritmiş ve dini içerik manzarada kaybolmuştur. Böylece Patinir, manzarayı kompozisyonlarının ana unsuru yapan ilk ressam olmasıyla dikkat çekmektedir.

Ayrıca bu resimlerinde sonsuz ufuklu bir manzara etkisi veren üstten bakış açısına göre bir kompozisyon düzeni uygulamıştır. Yine, resimlerinde ılık yeşil gölgelerden soğuk grimsi maviye uzanan bir renk uygulaması kullanarak mekansal derinlik etkisini arttırmış olması ve manzaralarında yarı gerçekçi yarı düşsel izlenim bırakan bir atmosfer yaratması, onun daha hayattayken uluslararası bir ün kazanmasına neden olmuştur. Patinir’in, çağdaşları ve izleyen kuşağın sanatçıları üzerinde büyük etkisi olmuştur.

Jan Van Scorel (1495- 1562)
Alkmaar yakınında Schoorl (Scorel)’da doğan sanatçının eğitimiyle ilgili kesin bilgi bulunmamaktadır. Kimi araştırmacılar Amsterdam’da Jacob Cornelisz’in yanında eğitim aldığını belirtirken diğerleri ise Utrecht’te Mabuse’den eğitim aldığını söylemektedir.

Scorel Nuremberg’de Dürer’i ziyaret ettikten sonra Venedik yoluyla Roma’ya gitmiş ve burada Utrecht doğumlu olan Papa VI. Adrian tarafından Vatikan koleksiyonunun sorumlusu olarak görevlendirilmiştir. İtalya’da antik sanatı yakından tanıma fırsatını bulmuş ve özellikle Raffaello, Michelangelo ve Venedikli ressamların sanatından etkilenmiştir.

Jan Van Scorel – Maria Magdalena
Jan Van Scorel – İsa’nın Mabede Takdimi
Pieter Aertsen – Kasap Dükkanı – 1551
Pieter Aertsen – Ocak Önünde Aşçı – 1559

İtalya’nın ardından kutsal toprakları ziyaret etmiş ve Flaman ülkesine döndükten sonra sırasıyla Haarlem, Ghent ve nihayet 1524 yılında yerleştiği Utrecht’te yaşamıştır. Burada bir ressam ve eğitmen olarak başarılı bir kariyer sürdürmüştür. Birkaç dil bilen, aynı zamanda mimar, mühendis, şair ve müzisyen olan entelektüel bir kişilik olarak Scorel, İtalyan yüksek rönesans resmini yerel gelenekle kaynaştıran dengeli bir klasisizme ulaşmış ve Flaman Romanistlerin en önemli temsilcisi olmuştur. 16.yüzyılın ilk yarısında, resimlerine İtalyan fikirlerini ve klasik imgelemi sokan, mitolojik sahneler ve nü konusunu da ele almaya başlamış birçok önemli Flaman ressamı niteleyen romanist tanımı paralelinde üretilmiş olan resimlerin büyük bir bölümü 1566 yılında protestanların ikonakırıcılık eylemi sırasında yok olmuştur. Buna karşılık Scorel, yaptığı pekçok sunak resmi ve portreyle izleyen kuşaklar üzerinde etkili olmuştur. İtalya’da çalışan ve İtalyan yüksek rönesans resmini kuzeye tanıtan ilk ressamlardan biri olarak, Mabuse’nin başlattığı değişim sürecine kimliğini kazandırmış bir sanatçı olan Scorel, 1562’de Utrecht’te ölmüştür.

Pieter Aertsen (1508- 1575)
Amsterdam’da doğmuş ancak 1542 yılında Antwerp’e yerleşerek 1556’ya kadar bu şehirde yaşamıştır. Antwerp’teki ilk yıllarında daha çok sunak resmi siparişleri almış, ancak kısa bir süre sonra günlük yaşamdan sahneler yapmaya başlamıştır.

Meyveler, balıklar, kümes hayvanları, peynir, ekmek v.s. bolluğu içindeki pazar sahneleri ve mutfak görünümleriyle tanınmıştır. Dini konuları günlük yaşam sahneleriyle birlikte ele almasıyla dikkat çekmektedir. Aertsen, çoğunlukla zengin detay ve gerçekçi bir yaklaşımla ele aldığı günlük yaşam sahnelerinin arka planına dini bir konu yerleştirmiştir. Örneğin bir Kasap Dükkanı’nı gösteren resmin görsel kalabalığını aşan göz arka planda bir Mısır’a kaçış sahnesiyle karşılaşabilmektedir.

Konusu ne olursa olsun resimlerine egemen olan gerçekçi tarzdaki natürmortlar daha sonraki dönemde gelişecek olan Flaman natürmort resminin habercisidir. Aertsen ayrıca başta oğulları ve yeğeni Joachim Beuckelaer olmak üzere pekçok genç sanatçı yetiştirmiştir. Beuckelaer, onun tarzını geliştirerek sürdürmüştür.

(Yaşlı) Pieter Bruegel (y.1525/30- 1569)
16.yüzyıl Flaman resim sanatının en sıradışı ismi olan Bruegel’in hayatı ile ilgili çok fazla bilgi yoktur. Tüm bilgiler Hollandalı Vasari olarak isimlendirilen ressam Karel Van Mander’in, Van Eyck’tan itibaren 170 Alman ve Flaman sanatçının biyografilerini içeren 1604 yılında yayınlanmış Ressamlar Kitabı ve Bruegel’in tarihli resimlerinden yapılan çıkarımlardan elde edilmektedir.

Van Mander, Breda yakınındaki Brueghel’de dünyaya geldiğini belirtmektedir. Kızıyla evlendiği Pieter Coecke van Aelst’in yanında çalışmıştır. Hayatının büyük bir kısmını Antwerp ve Brüksel’de geçirmiştir. Ayrıca 1551- 3’de Fransa, İtalya ve Sicilya’yı ziyaret ettiği bilinmektedir. Onun İtalya’dan, Alpler üzerinden yaptığı dönüş yolculuğu pekçok manzara çizimine kaynaklık etmiştir.

 

Yaşlı Pieter Bruegel – İkarus’un Düşüşü
Yaşlı Pieter Bruegel – Hollanda Atasözleri – 1559

 

Yaşlı Pieter Bruegel – Köy Düğünü – 1568
Yaşlı Pieter Bruegel – Karda Avcılar (Kış)  – 1565

 

1555 yılında Antwerp’e geri dönmüştür. Bilinen ilk resimleri kara manzaraları ve Patinir’in üstten bakışa dayalı manzaralarını çağrıştıran deniz manzaralarıdır. 1555 tarihli Ikarus’un Düşüşü bu resimlere bir örnektir ve Alplerde yaptığı çizimler neticesinde edindiği tecrübelerin bir sonucudur.
Daha sonra Bosch’un da etkisiyle, insanlığın aptallıklarını konu edinen popüler atasözlerini yansıtan ve komik olanın altında insan varlığının hüznünün yattığı çok figürlü resimler yapmaya başlamıştır. Yaklaşık olarak 1562 yılına tarihlenen Ölümün Zaferi, en çarpıcı resimlerinden biridir. Çok sayıda küçük figür, geniş manzara içerisine yerleştirilmiştir. Yangın, manzarayı ele geçirmiş iskeletler, korkunç olaylar ve ölüm resme hakimdir. Bruegel’in resimleri insanlığa hicivsel ve kimi zaman da keskin bir eleştiri getirmektedir.
Brüksel’e taşındıktan ve 1563’deki evliliğinden sonraki döneme denk gelen resimlerinde doğa daha fazla kucaklayıcı olmuş ve insanoğlu giderek daha küçük yer işgal etmeye başlamıştır. Özellikle köylü hayatını konu alan resimler üretmiştir.
Bruegel İtalya’da bulunmasına karşın antik kaynakların ve İtalyan resminin verilerini kendi çalışmalarında çok fazla değerlendirmemiştir. Klasik figür yapmamış olmakla beraber ancak hayatının son döneminde büyük figürlü konulara el atmıştır. 1568’e tarihlendirilen Köylü Düğünü, 144x164cm. boyutlarında bir resimdir. Bir masa etrafında oturmuş kalabalık figürlerden oluşmaktadır. Aptal suratlı bu figürler oburca tıkınmaktadırlar ve doymak bileceğe benzememektedirler.Pieter Bruegel kendisini izleyen bir ressam ailenin kurucusu olması nedeniyle yaşlı ünvanını taşımaktadır. Ayrıca köylü Bruegel olarak da tanınmaktadır.

Ancak, yakın tarihli çalışmalar onun çağının önde gelen entelektüel kişileriyle ilişki içinde, duyarlı ve kültürlü biri olduğunu ortaya koymaktadır. Köylü tanımı, Van Mander’in kitabında Bruegel’in köylü gibi giyinerek yakın kırsal yerleşimlerdeki yaşamı gözlediğine dair hikayesiyle bütünleşen resimlerinden kaynaklanmaktadır.

Doç. Dr. Mehmet Üstünipek

Facebook Login

You must be logged in to post a comment Login